VARLIK YÖNETİM ŞİRKETLERİNİN CEZA DAVALARINA KATILMASI SORUNU

1.GİRİŞ

Varlık   Yönetim  Şirketleri;   Tasarruf  Mevduatı   Sigorta  Fonu,   bankalar  ve   diğer  mali kurumların  alacakları ile  diğer  varlıklarının  satın alınması, tahsili,  yeniden yapılandırılması ve satılması amacına yönelik olarak faaliyet göstermek üzere izin alarak kurulan şirketlerdir. Bu şirketlerin  Türk  mevzuatındaki  karşılığı ise  19/10/2005  tarih  ve  5411  sayılı  Bankacılık Kanunu’nun  93  ve  143‘üncü  maddeleridir.  Yine  bu  maddelere  istinaden  01.11.2006  tarihli

26333 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan “Varlık Yönetim Şirketlerinin Kuruluş ve  Faaliyet

Esasları Hakkında Yönetmelik” de mevcuttur.

Bankacılık  Düzenleme  ve  Denetleme  Kurulu’nun  resmi  internet  sitesinden  alınan  verilere göre,  24.05.2019 tarihi  itibariyle,  aktif olarak  faaliyette  bulunan 20  Varlık Yönetim  Şirketi bulunmaktadır.  Aynı  zamanda  10  Şirketin  de  faaliyet  izninin  iptal  edildiği  görülmektedir. (https://www.bddk.org.tr/Kuruluslar-Kategori/Varlik-Yonetim-Sirketleri/6; 24.05.2019 13:24)

2.VARLIK YÖNETİM ŞİRKETLERİNİN CEZA DAVALARINA MÜDAHİLLİĞİ

5411  sayılı Bankacılık  Kanunun  “Varlık  Yönetim Şirketlerini” hüküm  altına alan  143’üncü maddesi  6’ncı  fıkrasına  göre: Varlık  yönetim  şirketi  tarafından,  bu  borçların,  taahhütlerin yüklenilmesi veya alacakların, varlıkların  devralınması hâlinde, bu borç, taahhüt, alacak ve varlıklarla ilgili olarak, takibi şikayete bağlı suçlar dahil olmak üzere açılmış veya açılacak her  türlü  ceza   davalarında,  alacağın  devralındığı  veya  borcun,  taahhüdün  yüklenildiği tarihten itibaren,  suçtan zarar gören olarak, varlık  yönetim şirketi kendiliğinden  müdahil sıfatını kazanır.

Varlık Yönetim Şirketlerinin herhangi bir müdahillik talebi dahi olmadan, suçtan zarar gören olarak  kabul  edilmesi  ve   doğrudan  müdahil  sıfatını  kazanmasını  hüküm  altına  alan  bu düzenleme  tartışmaları  da  beraberinde  getirmiştir.  Ayrıca  Kanunun  lafzına  bakıldığında, takibi  şikayete  tabi  suçların da  bu  hükme  tabi  kılındığı ve  açılmış veya  açılacak  tüm  ceza davalarının da bu kapsamda değerlendirildiği görülmektedir.

3.CEZA MUHAKEMESİNDE “SUÇTAN ZARAR GÖRME” KAVRAMI

Konunun çözüme kavuşturulabilmesi için “mağdur, suçtan zarar gören  ve malen sorumlu” kavramları ile “kamu davasına katılma” kurumu üzerinde de durulması gerekmektedir.

Yargıtay  Ceza   Genel  Kurulu’nun  3.5.2016   tarihli  2015/8-999   Esas   2016/233  sayılı

kararında gerekli değerlendirmeler yapılmıştır. Şöyle ki:

“5271 Sayılı CMK’nun 237. maddesinin 1. fıkrasında; “Mağdur, suçtan zarar gören gerçek ve   tüzel   kişiler   ile  malen   sorumlu   olanlar…şikayetçi   olduklarını   bildirerek   kamu davasına katılabilirler” hükmü ile kamu davasına katılma hak ve yetkisi bulunanlar üç grup halinde belirtilmiştir. Anılan düzenleme, 1412 Sayılı CMUK’nun 365. maddesindeki, “suçtan zarar görenler, soruşturmanın her aşamasında kamu davasına müdahale yolu ile katılabilirler” hükmü  ile  benzerlik  arzetmekte  olup,  yeni  hükme,  önceki  kanunda  yer  almayan  malen

sorumlu ve  dar anlamda suçtan zarar göreni ifade eden mağdur eklenmiş,  bu şekilde madde, öğreti  ve  uygulamadaki  görüşlere  uygun  olarak,  katılma  hak  ve  yetkisi  bulunduğu  kabul edilenleri kapsayacak şekilde düzenlenmiştir.

Gerek 5271  Sayılı  Ceza  Muhakemesi  Kanununda,  gerekse 1412  Sayılı  Ceza  Muhakemesi

Usulü   Kanununda   kamu   davasına   katılma   konusunda   suç   bakımından   bir   sınırlama getirilmemiş, ilke olarak şartların varlığı halinde  tüm suçlar yönünden kamu davasına katılma kabul edilmiştir.  Öğreti ve  uygulamada  kamu  davasına katılma  yetkisi bulunan  kişinin “suçtan   zarar   görmesi”   şartı   aranmış,   ancak   kanunda   “suçtan   zarar   gören”   ve “mağdur” kavramlarının tanımı  yapılmadığı gibi,  zararın maddi ya da manevi olduğu hususu bir ayrıma tâbi tutulmamış ve sınırlandırılmamıştır.

Mağdur;  Türk  Dil  Kurumu  Büyük  Türkçe  Sözlüğünde,  “haksızlığa  uğramış  kişi”  olarak

tanımlanmaktadır. Ceza hukukunda ise mağdur kavramı, suçun konusunun ait olduğu kişi  ya da kişilerdir.  5237 Sayılı  Türk Ceza  Kanununun hazırlanmasında esas  alınan suç  teorisinde suçun  maddi  unsurları  arasında  yer  alan  mağdur,  ancak  gerçek  bir  kişi  olabilecek,  tüzel kişilerin  suçtan  zarar  görmeleri  mümkün ise  de  bunlar  mağdur  olamayacaklardır.  Suçtan zarar   gören  ile   mağdur   kavramları   da  aynı   şeyi   ifade  etmemektedir.   Mağdur   suçun işlenmesiyle her zaman zarar görmekte ise de, suçtan zarar gören kişi her zaman suçun mağduru   olmayabilecektir.   Bazı   suçlarda   mağdur   belirli   bir   kişi   olmayıp,   toplumu oluşturan  herkes  (  geniş  anlamda  mağdur  )  olabilecektir.  (Mehmet Emin  Artuk  –  Ahmet Gökcen – A.Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Genel Hükümler, 3. Bası,  Ankara, 2007, s.444; İzzet  Özgenç,  Türk  Ceza  Hukuku  Genel  Hükümler, 5.  Bası,  Ankara,  2010,  s.  197  –  199; Mahmut Koca-İlhan  Üzülmez, Türk Ceza Hukuku  Genel Hükümler, 5.  Bası,  Ankara, 2012, s.105  –  107;   Osman  Yaşar-Hasan  Tahsin  Gökcan–Mustafa  Artuç,   Türk  Ceza  Kanunu, Ankara, 2010, 6. cilt, s.7702-7703 )

Kamu  davasına katılmak  için  aranan “suçtan  zarar  görme”  kavramı kanunda  açıkça tanımlanmamış,   gerek    Ceza   Genel   Kurulu,    gerekse   Özel   Dairelerin   yerleşmiş

kararlarında   bu   kavram “suçtan   doğrudan   zarar   görmüş   bulunma   hali”   olarak anlaşılıp uygulanmıştır.

4.DEĞERLENDİRME

Yargıtay  Ceza   Genel  Kurulu’nun  3.5.2016  tarihli  kararında   da  belirtildiği   üzere;  Ceza Muhakemesi anlamında mağdur ancak bir gerçek kişi olabilecektir. Tüzel  kişiler ise suçtan zarar gören kişi olarak adlandırılabilir. Ancak “suçtan zarar gören”  kavramının da kavramsal çerçevesinin  ortaya  konulması  gerekmektedir.  Bu halde  ancak  suçtan   doğrudan  zarar görmüş gerçek ve tüzel kişilerin bu sıfata haiz olacağı anlaşılmaktadır.

Öncelikle  suçtan doğrudan  zarar  gören  sıfatının  Varlık  Yönetim  Şirketine  değil  bu  şirkete alacaklarını   devreden  banka   veya  diğer   finans  kurumlarına   ait   olduğunu  kabul   etmek gerekmektedir.  Zira söz  konusu alacağın  karşı  tarafı  ile  hukuki ilişki  içerisinde  olan, kendi yükümlülüklerini yerine getirdiği halde borçludan alacağını tahsil edemeyen taraf banka veya diğer  finans  kurumudur.  Bu  halde  doğrudan   zarara  uğrayanın  da  bu  tüzel   kişi  olduğu aşikardır.

Diğer  taraftan  banka  veya diğer  finans  kurumu  ile  Varlık Yönetim  Şirketi  arasında  tahsili gecikmiş  alacakların  devri  sağlanmaktadır.  Alacak  devri  yapılırken, asıl  ilişkiden  kaynaklı kar ve zarar durumu çok önceden gerçekleşmiştir.  Nitekim bu durum Varlık Yönetim Şirketi tarafından  bilinmekte  ve  uygulamaya  da  yansıdığı  üzere  çok   daha  düşük  bedellerle  bu alacaklar  devredilmektedir.  Bu  halde  alacakları  sonradan  devralan  Varlık Yönetim  Şirketi açısından “suçtan (doğrudan) zarar gören” sıfatının oluşması mümkün değildir.

Tüm bu hususlara  rağmen,  5411  sayılı  Bankacılık  Kanunu’nun  143/6  maddesi  uyarınca, uygulamada mahkemeler tarafından kendiliğinden müdahilliğin kabul edildiği görülmektedir. Zira Yargıtay 15.  Ceza  Dairesi’nin  10.11.2015  tarihli  2013/18145  Esas  2015/31088  Karar sayılı kararında “…Suçtan zarar gördüğü anlaşılan Girişim Varlık AŞ’nin davaya katılmakta yararı bulunduğu gözetilmeden adı geçenin katılma talebinin reddine karar verilmesinin usul ve  yasaya  uygun  olmadığı  anlaşılmakla,  katılma  talebinin  reddi  kararının  kaldırılarak  ve Girişim  Varlık  AŞ’nin,  katılan  sıfatını  alabilecek  şekilde  suçtan  zarar  görmüş  bulunduğu dikkate alınarak, 5271 sayılı CMK’ nın 260. maddesinin  1.fıkrası uyarınca hükmü de temyize hakkı bulunduğu belirlenerek yapılan incelemede …” denilerek bu kabul ortaya konulmuştur.

5.SONUÇ

Finans  kurumu ile  alacak  devrinde zaten  batık  olan krediler  ile  tahsili  zorlaşmış  alacaklara tamamen  vakıf  olan  Varlık  Yönetim  Şirketinin  suçtan  doğrudan  zarar  gördüğünü  ve  bu itibarla da katılan sıfatını alabileceğini  kabul etmek  mümkün değildir.  Bu kabulün doğrudan Kanun  maddesinde yer  alması  da  sonucu değiştirmemelidir.  Bilakis 5411  sayılı Bankacılık Kanunun “Varlık Yönetim Şirketlerini” hüküm altına alan 143’üncü  maddesi 6’ncı fıkrası, bu nedenlerle, Anayasanın “Hukuk Devleti İlkesini” ifade eden 2’nci maddesine aykırıdır.

Anayasa’nın 10.  maddesinde  öngörülen  “kanun önünde  eşitlik”  ilkesi,  hukuksal  durumları aynı  olanlar  için  söz  konusudur.  Bu ilke  ile  eylemli  değil  hukuksal  eşitlik  öngörülmüştür. Eşitlik ilkesinin amacı; aynı durumda bulunan kişilerin kanunlar karşısında aynı işleme bağlı tutulmalarını  sağlamak,  kişiler  arasında  ayrım  yapılmasını ve  kişilere  ayrıcalık  tanınmasını önlemektir.  Bu   ilkeyle aynı  durumda  bulunan   kimi  kişi  ve   topluluklara  ayrı   kurallar uygulanarak kanun  karşısında eşitliğin çiğnenmesi yasaklanmıştır. Yine diğer gerçek ve tüzel kişiler    açısından    “müdahil/katılan”    sıfatının    alınması 5271    sayılı    Kanunun    237/1 maddesindeki “Mağdur, suçtan zarar gören gerçek ve tüzel kişiler ile malen sorumlu olanlar, ilk derece  mahkemesindeki  kovuşturma evresinin  her  aşamasında  hüküm  verilinceye kadar şikâyetçi  olduklarını  bildirerek  kamu  davasına  katılabilirler.”  şeklindeki düzenlemede  yer aldığı üzere bir  talep gerektirmekte iken Varlık  Yönetim Şirketleri açısından “kendiliğinden müdahilliğin”   kabul   edilmesi   Anayasanın      “Eşitlik   İlkesini”   düzenleyen   10’uncu maddesine aykırılık teşkil etmektedir.

5411 sayılı Bankacılık  Kanunu’nun  143/6  maddesinde,  Varlık Yönetim  Şirketleri  açısından kabul   edilen   “suçtan   zarar  gören   olarak   kendiliğinden   müdahil   olma”   düzenlemesinin Anayasaya     ve     hukukun     genel     ilkelerine     uygun     olduğunu     söylemek     mümkün gözükmemektedir.  Bu itibarla Anayasaya ve  taraf  olunan Uluslararası  Antlaşmalara  aykırı hükmün uygulanmaması, somut norm denetimi ile iptalinin sağlanması gerekmektedir.

Süleyman Akgül

Hukukçu

Published by

Bir Cevap Yazın