VARLIK YÖNETİM ŞİRKETLERİNİN CEZA DAVALARINA KATILMASI SORUNU

1-) GİRİŞ
Varlık Yönetim Şirketleri; Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu, bankalar ve diğer mali kurumların alacakları ile diğer varlıklarının satın alınması, tahsili, yeniden yapılandırılması ve satılması amacına yönelik olarak faaliyet göstermek üzere izin alarak kurulan şirketlerdir. Bu şirketlerin Türk mevzuatındaki karşılığı ise 19/10/2005 tarih ve 5411 sayılı Bankacılık Kanunu’nun 93 ve 143‘üncü maddeleridir. Yine bu maddelere istinaden 01.11.2006 tarihli 26333 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan “Varlık Yönetim Şirketlerinin Kuruluş ve Faaliyet Esasları Hakkında Yönetmelik” de mevcuttur. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu’nun resmi internet sitesinden alınan verilere göre, 19.03.2020 tarihi itibariyle, aktif olarak faaliyette bulunan 19 Varlık Yönetim Şirketi bulunmaktadır. Aynı zamanda 13 Şirketin de faaliyet izninin iptal edildiği görülmektedir.
(https://www.bddk.org.tr/Kuruluslar-Kategori/Varlik-Yonetim-Sirketleri/6; 19.03.2020 09:04)

2-) VARLIK YÖNETİM ŞİRKETLERİNİN CEZA DAVALARINA MÜDAHİLLİĞİ
5411 sayılı Bankacılık Kanunun “Varlık Yönetim Şirketlerini” hüküm altına alan 143’üncü maddesi 6’ncı fıkrasına göre: Varlık yönetim şirketi tarafından, bu borçların, taahhütlerin yüklenilmesi veya alacakların, varlıkların devralınması hâlinde, bu borç, taahhüt, alacak ve varlıklarla ilgili olarak, takibi şikayete bağlı suçlar dahil olmak üzere açılmış veya açılacak her türlü ceza davalarında, alacağın devralındığı veya borcun, taahhüdün yüklenildiği tarihten itibaren, suçtan zarar gören olarak, varlık yönetim şirketi kendiliğinden müdahil sıfatını kazanır. Varlık Yönetim Şirketlerinin herhangi bir müdahillik talebi dahi olmadan, suçtan zarar gören olarak kabul edilmesi ve doğrudan müdahil sıfatını kazanmasını hüküm altına alan bu düzenleme tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Ayrıca Kanunun lafzına bakıldığında, takibi şikayete tabi suçların da bu hükme tabi kılındığı ve açılmış veya açılacak tüm ceza davalarının da bu kapsamda değerlendirildiği görülmektedir.

3-) CEZA MUHAKEMESİNDE “SUÇTAN ZARAR GÖRME” KAVRAMI Konunun çözüme kavuşturulabilmesi için “mağdur, suçtan zarar gören ve malen sorumlu” kavramları ile “kamu davasına katılma” kurumu üzerinde de durulması gerekmektedir. 2 Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 3.5.2016 tarihli 2015/8-999 Esas 2016/233 sayılı kararında gerekli değerlendirmeler yapılmıştır. Şöyle ki: “5271 Sayılı CMK’nun 237. maddesinin 1. fıkrasında; “Mağdur, suçtan zarar gören gerçek ve tüzel kişiler ile malen sorumlu olanlar…şikayetçi olduklarını bildirerek kamu davasına katılabilirler” hükmü ile kamu davasına katılma hak ve yetkisi bulunanlar üç grup halinde belirtilmiştir. Anılan düzenleme, 1412 Sayılı CMUK’nun 365. maddesindeki, “suçtan zarar görenler, soruşturmanın her aşamasında kamu davasına müdahale yolu ile katılabilirler” hükmü ile benzerlik arzetmekte olup, yeni hükme, önceki kanunda yer almayan malen sorumlu ve dar anlamda suçtan zarar göreni ifade eden mağdur eklenmiş, bu şekilde madde, öğreti ve uygulamadaki görüşlere uygun olarak, katılma hak ve yetkisi bulunduğu kabul edilenleri kapsayacak şekilde düzenlenmiştir. Gerek 5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanununda, gerekse 1412 Sayılı Ceza Muhakemesi Usulü Kanununda kamu davasına katılma konusunda suç bakımından bir sınırlama getirilmemiş, ilke olarak şartların varlığı halinde tüm suçlar yönünden kamu davasına katılma kabul edilmiştir. Öğreti ve uygulamada kamu davasına katılma yetkisi bulunan kişinin “suçtan zarar görmesi” şartı aranmış, ancak kanunda “suçtan zarar gören” ve “mağdur” kavramlarının tanımı yapılmadığı gibi, zararın maddi ya da manevi olduğu hususu bir ayrıma tâbi tutulmamış ve sınırlandırılmamıştır. Mağdur; Türk Dil Kurumu Büyük Türkçe Sözlüğünde, “haksızlığa uğramış kişi” olarak tanımlanmaktadır. Ceza hukukunda ise mağdur kavramı, suçun konusunun ait olduğu kişi ya da kişilerdir. 5237 Sayılı Türk Ceza Kanununun hazırlanmasında esas alınan suç teorisinde suçun maddi unsurları arasında yer alan mağdur, ancak gerçek bir kişi olabilecek, tüzel kişilerin suçtan zarar görmeleri mümkün ise de bunlar mağdur olamayacaklardır. Suçtan zarar gören ile mağdur kavramları da aynı şeyi ifade etmemektedir. Mağdur suçun işlenmesiyle her zaman zarar görmekte ise de, suçtan zarar gören kişi her zaman suçun mağduru olmayabilecektir. Bazı suçlarda mağdur belirli bir kişi olmayıp, toplumu oluşturan herkes ( geniş anlamda mağdur ) olabilecektir. ( Mehmet Emin Artuk – Ahmet Gökcen – A.Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Genel Hükümler, 3. Bası, Ankara, 2007, s.444; İzzet Özgenç, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 5. Bası, Ankara, 2010, s. 197 – 199; Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 5. Bası, Ankara, 2012, s.105 – 107; Osman Yaşar-Hasan Tahsin Gökcan–Mustafa Artuç, Türk Ceza Kanunu, Ankara, 2010, 6. cilt, s.7702-7703 ) Kamu davasına katılmak için aranan “suçtan zarar görme” kavramı kanunda açıkça tanımlanmamış, gerek Ceza Genel Kurulu, gerekse Özel Dairelerin yerleşmiş kararlarında bu kavram “suçtan doğrudan zarar görmüş bulunma hali” olarak anlaşılıp uygulanmıştır.” 3

4-) DEĞERLENDİRME Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 3.5.2016 tarihli kararında da belirtildiği üzere; Ceza Muhakemesi anlamında mağdur ancak bir gerçek kişi olabilecektir. Tüzel kişiler ise suçtan zarar gören kişi olarak adlandırılabilir. Ancak “suçtan zarar gören” kavramının da kavramsal çerçevesinin ortaya konulması gerekmektedir. Bu halde ancak suçtan doğrudan zarar görmüş tüzel kişilerin bu sıfata haiz olacağı anlaşılmaktadır. Öncelikle suçtan doğrudan zarar gören sıfatının Varlık Yönetim Şirketine değil bu şirkete alacaklarını devreden banka veya diğer finans kurumlarına ait olduğunu kabul etmek gerekmektedir. Zira söz konusu alacağın karşı tarafı ile hukuki ilişki içerisinde olan, kendi yükümlülüklerini yerine getirdiği halde borçludan alacağını tahsil edemeyen taraf banka veya diğer finans kurumudur. Bu halde doğrudan zarara uğrayanın da bu tüzel kişi olduğu aşikardır. Diğer taraftan banka veya diğer finans kurumu ile Varlık Yönetim Şirketi arasında tahsili gecikmiş alacakların devri sağlanmaktadır. Alacak devri yapılırken, asıl ilişkiden kaynaklı kar ve zarar durumu çok önceden gerçekleşmiştir. Nitekim bu durum Varlık Yönetim Şirketi tarafından bilinmekte ve uygulamaya da yansıdığı üzere çok daha düşük bedellerle bu alacaklar devredilmektedir. Bu halde alacakları sonradan devralan Varlık Yönetim Şirketi açısından “suçtan (doğrudan) zarar gören” sıfatının oluşması mümkün değildir. Tüm bu hususlara rağmen, 5411 sayılı Bankacılık Kanunu’nun 143/6 maddesi uyarınca, uygulamada mahkemeler tarafından kendiliğinden müdahilliğin kabul edildiği görülmektedir. Zira Yargıtay 15. Ceza Dairesi’nin 10.11.2015 tarihli 2013/18145 Esas 2015/31088 Karar sayılı kararında “…Suçtan zarar gördüğü anlaşılan Girişim Varlık AŞ’nin davaya katılmakta yararı bulunduğu gözetilmeden adı geçenin katılma talebinin reddine karar verilmesinin usul ve yasaya uygun olmadığı anlaşılmakla, katılma talebinin reddi kararının kaldırılarak ve Girişim Varlık AŞ’nin, katılan sıfatını alabilecek şekilde suçtan zarar görmüş bulunduğu dikkate alınarak, 5271 sayılı CMK’ nın 260. maddesinin 1.fıkrası uyarınca hükmü de temyize hakkı bulunduğu belirlenerek yapılan incelemede …” denilerek bu kabul ortaya konulmuştur.

5-) SONUÇ
Finans kurumu ile alacak devrinde zaten batık olan krediler ile tahsili zorlaşmış alacaklara tamamen vakıf olan Varlık Yönetim Şirketinin suçtan doğrudan zarar gördüğünü ve bu itibarla da katılan sıfatını alabileceğini kabul etmek mümkün değildir. Bu kabulün doğrudan Kanun maddesinde yer alması da sonucu değiştirmemelidir. Bilakis 5411 sayılı Bankacılık Kanunun “Varlık Yönetim Şirketlerini” hüküm altına alan 143’üncü maddesi 6’ncı fıkrası, bu nedenlerle, Anayasanın “Hukuk Devleti İlkesini” ifade eden 2’nci maddesine aykırıdır. 4 Anayasa’nın 10. maddesinde öngörülen “kanun önünde eşitlik” ilkesi, hukuksal durumları aynı olanlar için söz konusudur. Bu ilke ile eylemli değil hukuksal eşitlik öngörülmüştür. Eşitlik ilkesinin amacı; aynı durumda bulunan kişilerin kanunlar karşısında aynı işleme bağlı tutulmalarını sağlamak, kişiler arasında ayrım yapılmasını ve kişilere ayrıcalık tanınmasını önlemektir. Bu ilkeyle, aynı durumda bulunan kimi kişi ve topluluklara ayrı kurallar uygulanarak kanun karşısında eşitliğin çiğnenmesi yasaklanmıştır. Yine diğer gerçek ve tüzel kişiler açısından “müdahil/katılan” sıfatının alınması, 5271 sayılı Kanunun 237/1 maddesindeki “Mağdur, suçtan zarar gören gerçek ve tüzel kişiler ile malen sorumlu olanlar, ilk derece mahkemesindeki kovuşturma evresinin her aşamasında hüküm verilinceye kadar şikâyetçi olduklarını bildirerek kamu davasına katılabilirler.” şeklindeki düzenlemede yer aldığı üzere bir talep gerektirmekte iken Varlık Yönetim Şirketleri açısından “kendiliğinden müdahilliğin” kabul edilmesi Anayasanın “Eşitlik İlkesini” düzenleyen 10’uncu maddesine aykırılık teşkil etmektedir. 5411 sayılı Bankacılık Kanunu’nun 143/6 maddesinde, Varlık Yönetim Şirketleri açısından kabul edilen “suçtan zarar gören olarak kendiliğinden müdahil olma” düzenlemesinin Anayasaya ve hukukun genel ilkelerine uygun olduğunu söylemek mümkün gözükmemektedir. Bu itibarla Anayasaya ve taraf olunan Uluslararası Antlaşmalara aykırı hükmün uygulanmaması, somut norm denetimi ile Anayasa Mahkemesi’nin denetimi yoluyla iptalinin sağlanması gerekmektedir.

Published by

Bir Cevap Yazın