COVİD-19 SALGINININ KONUT VE İŞYERİ KİRALARINA ETKİSİ

2019 Yılının Aralık ayında ilk kez Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan ve yaklaşık 3 ayda tüm dünyaya yayılan Korona Virüs Salgını ülkemizde de hızla yayılmış, tüm dünya için global bir tehdit haline gelmiş, bu durum Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından “küresel pandemi” olarak ilan edilmiştir. Dünya Sağlık Örgütü’nün gerekli her türlü tedbirlerin alınmasına yönelik çağrılarına istinaden her ülkede olduğu gibi ülkemizde de çeşitli önlemler alınmış ve alınmaya da devam edilmektedir. Covid-19 salgınının öngörülemez şekilde hızla yayılması sebebiyle alınan bu tedbirler, birçok hukuki, ticari ilişkiyi etkilemiştir, etkilemeye de devam etmekte ve bu durumun bir süre daha devam edeceği de öngörülmektedir. Bu durum birçok alanda olduğu gibi yargı alanında da hak kayıplarına ve mağduriyetler yaşanmasına, sözleşmelerde aksamalar yaşanmasına sebebiyet vermiş, bu aksamaların hangi hukuki yol ile çözülmesi gerektiği gibi birçok hukuki problemi de beraberinde getirmiştir.
Beklenmedik bir şekilde ortaya çıkan ve tüm dünyayı etkisi altına bu salgın hastalığın, özellikle kişileri ekonomik anlamda etkileyen mevcut sözleşmeler açısından, tarafların hak ve yükümlülükleri yönünden yaşanabilecek mağduriyetler, aksamalar ve aksaklıklar nedeniyle birtakım düzenlemelerin yapılması zorunluluğu doğmuştur. Söz konusu mağduriyetlerin bir kısmının önüne geçmek ve hak kayıplarının önlenmesi maksadı ile bir takım önlem ve kararlar alınmıştır.
Dünyada ve ülkemizde Salgın hale gelen COVİD-19 (Koronavirüs) Nedeniyle devlet tarafından alınan önlemler kapsamında bir takım kanun değişiklikleri, T.C. Cumhurbaşkanlığı tarafından yayımlanan genelgeler, T.C. İçişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan genelgeler ile birçok işyeri devlet tarafından kapatıldığı gibi T.C. Sağlık Bakanlığı’nın ‘‘Evde Kal’’ çağrısı ve bireysel önlemler kapsamında birçok işyeri de bireylerin kişisel olarak aldıkları tedbirler ile kapatılmıştır.

COVİD-19 SALGINI SONRASINDA YAPILAN BİRTAKIM YASAL DÜZENLEMELER

İcra ve İflas Takiplerinin Durdurulması:

22 Mart 2020 tarihinde, 31076 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan, 2279 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile yeni tip korona virüs salgınının yayılmasını önlemek amacıyla alınan tedbirler kapsamında, nafaka alacaklarına ilişkin icra takipleri hariç olmak üzere, yurt genelinde yürütülmekte olan tüm icra ve iflas takipleri 30 Nisan 2020 tarihine kadar durdurulmuştur.
Ayrıca taraf ve takip işlemlerinin yapılmamasına, yeni icra ve iflas takip taleplerinin alınmamasına ve ihtiyati haciz kararlarının icra ve infaz edilmemesine karar verilmiştir. Ancak işbu durma süresi içerisinde rızaen yapılan ödemeler kabul edilecek ve taraflardan biri, diğer tarafın lehine olan işlemlerin yapılmasını talep edebilecektir.
Yine yapılan düzenleme ile erteleme tarihleri içerisinde satış günü verilen icrai işlemler de durdurulacağı, erteleme süresinin sonunda yeni satış günü verileceği belirtilmiştir. Dolayısıyla; sözleşmeler bakımından uygulanacak yol belirlenirken alınan bu tedbirlerin de göz önünde bulundurularak bir değerlendirme yapmak daha doğru olacaktır.

Yargıda Sürelerinin Durdurulması:

26 Mart 2020 tarihinde, 31080(mükerrer)sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 7226 sayılı “Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”un Geçici Madde 1 başlıklı maddesi ile hukukumuzdaki süreler 13.03.2020 (bu tarih dâhil) tarihinden, itibaren 30.04.2020 (bu tarih dâhil) tarihine kadar durdurulmuştur. İşbu kanun maddesi ile;
Dava açma, ibraz, itiraz, icra takibi başlatma, ihtar, başvuru, bildirim, şikâyet, zorunlu idari başvuru süreleri, zamanaşımı süreleri, hak düşürücü süreler, Hakim tarafından belirlenen süreler, Arabuluculuk, uzlaşma gibi alternatif çözüm yöntemlerine ilişkin süreler, bir hakkın doğumu, kullanımı veya sona ermesine ilişkin tüm süreler 30.04.2020 tarihine kadar durdurulmuştur.
Önemle belirtmek gerekir ki durma süresinin başladığı tarih itibariyle bitimine 15 gün ve daha az kalmış olan süreler, 01.05.2020’den başlamak üzere 15 gün uzatılmıştır.
İşlemeye devam edecek olan süreler ise; Suç ve ceza, kabahat ve idari yaptırım ile disiplin hapsi ve tazyik hapsi, Koruma tedbirlerine (durdurma, yakalama, gözaltı, tutuklama) ilişkin süreler, İhtiyati tedbiri tamamlayan işlemlere ilişkin sürelerdir.
Adli ve idari yargı işlemlerinin aksamasına sebebiyet veren bu durumun da, mevcut sözleşmeler bakımından belirlenecek yol kapsamında dikkate alınması gerekecektir. Nitekim olası kanun yollarına başvuru sürecini etkileyecek bu durum, tercih edilen süreç bakımından da aksamalara sebep olabilecektir. Örneğin sözleme feshinde yahut uyarlama talebinde yargıya başvurmak gerektiği takdirde ne yazık ki, sürecin gerektiği gibi işlememesi veya uzun süre netice elde edememe gibi aksamalar söz konusu olabilecektir.

Kira Sözleşmeleri Bakımından Getirilen Düzenlemeler:

26.03.2020 tarihinde, 31080(mükerrer)sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 7226 sayılı “Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”un Geçici Madde 2 başlıklı maddesi ile; “01.03.2020 tarihinden 30.06.2020 tarihine kadar işleyecek iş yeri kira bedelinin ödenememesi kira sözleşmesinin feshi ve tahliye sebebi oluşturmaz. “hükmüne yer verilmiştir.

COVİD-19 SALGINININ VE BU KAPSAMDA YAPILAN YASAL DÜZENLEMELERİN İŞYERİ KİRALARINA ETKİSİ

Yukarıda belirtilen değişiklik gereğince, mevcut kira sözleşmeleri açısından, hiçbir şekilde “iş yeri kira bedelinin ödenmemesi” sebep gösterilerek sözleşme feshi mümkün olmayacaktır. Bunun yanı sıra; icra takibi ve tahliye gibi işlemlerin de anılan yeni düzenlemeler kapsamındaki süreler dolana kadar devreye sokulması, kullanılması da söz konusu olmayacaktır.
Devlet tarafından alınan tedbirler kapsamında kapatılan işyerleri veya işverenlerin iradi olarak aldıkları karar ile kapatılmasına karar verilen işyerleri olarak herhangi bir ayrım yapılmamış olduğundan kimin tarafından kapatılmasına karar verildiğine bakılmaksızın tüm işyerleri bu düzenlemeden faydalanabilecektir.
Ancak yapılan bu yeni düzenlemeye alınmayan kira bedellerinin ödenip ödenmeyeceği, ödenecek ise faiz işletilip işletilemeyeceği gibi hususlar bakımından bir düzenleme yapılmamış olduğundan, bu belirsizlik de vatandaşlar açısından birçok sorun ve kafa karışıklığını beraberinde getirmiş, ve yargı içtihatlarında bulunmayan yeni bir hukuki problemi ortaya çıkarmış, bu kapsamda değerlendirme yapılmasını zaruri hale getirmiştir.
Salgın nedeniyle alınan tedbirler kapsamında birçok işyeri hakkında kapatılma kararı verilmiştir. Burada her ne kadar kiracı kirasını ödeyemeyecek konuma gelmiş ise de onun da öncesinde kiralayan mal sahibi kiralanan işyerini kullanıma hazır hale getiremediğinden kendi edimini ifa edememiş olur ve bu nedenle kiracının kira ödeme borcu olmaz. Ancak idari tedbir anlamında kapatılmasına karar verilmemiş ancak salgın nedeniyle iş yapamaz hale gelen işyeri kiracısının durumunu mücbir sebep ve ifa imkansızlığı yada güçlüğü açısından değerlendirmek gerekecektir.

COVİD-19 SALGINININ VE YASAL DÜZENLEMELERİN KONUT KİRALARINA ETKİSİ

26.03.2020 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunda veya diğer kanunlar ile Konut Kiralarına yönelik herhangi özel bir düzenleme yapılmamıştır. Bu kapsamda konut kiracılarının koronavirüs döneminde kira bedellerini ödememelerini gerektirecek şimdilik bir değişiklik veya düzenleme yapılmamıştır. Bu durumda kira ilişkilerini düzenleyen temel kanunumuz olan Türk Borçlar Kanunu hükümleri geçerliliğini korumaktadır.
O halde Koronovirüs Salgını Sebebi İle Ödeme Güçlüğüne Düşen Kiracı, TBK Madde 138 gereğince Kira Bedelinin Uyarlanması yoluna gidilebileceği kanaatindeyim.
Aşırı İfa Güçlüğünü düzenleyen TBK 138. Maddesi ‘‘Sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum, borçludan kaynaklanmayan bir sebeple ortaya çıkar ve sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirir ve borçlu da borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olursa borçlu, hâkimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteme, bu mümkün olmadığı takdirde sözleşmeden dönme hakkına sahiptir. Sürekli edimli sözleşmelerde borçlu, kural olarak dönme hakkının yerine fesih hakkını kullanır.
Bu madde hükmü yabancı para borçlarında da uygulanır.’’ Düzenlenmesi kapsamında Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair kanunla belirlenen 01.03.2020 – 30.06.2020 dönemine ilişkin kira borcunu kısmen ya da tamemen ödemeyen veya ifanın aşırı güçleşmesinden dolayı hakkını saklı tutarak ödeyen kiracı, dava açmak sureti ile kira bedelinin uyarlanmasını isteyebilecektir. Kiracının uyarlama talebine seçenek olarak sözleşmeden dönme veya sözleşmeyi feshetme hakkı da bulunmakta ise de uyarlama davasından olumlu bir sonuç almanın yukarıda belirttiğimiz kanuni değişiklikler nedeniyle zor olduğunu, kısa sürede fayda sağlamayabileceği kanaatinde olduğumu belirtmek istemekteyim.
Çünkü yapılan kanuni düzenlemeler ile yargıda birçok işlem durdurulmuştur. Hukuken makul sonuç alınabilecek bu yöntemin kısa sürede sonuç vermesinin zor olduğunu, bu nedenle de tarafların öncelikle anlaşma yolunu denemeleri gerektiği kanaatindeyim.
Taraflarca anlaşma sağlanarak kira bedelinde indirim veya uyarlama yapılması mümkün olduğundan ve tüm dünyada salgın haline gelen bu virüsün yarattığı ortamdan en az hasarla kurtulmak adına, tarafların mümkün olduğunca bir araya gelmesi, sözleşmelerini yeniden müzakere etmesi, Covid-19 salgınının sözleşmelere olası etkilerine birlikte çözüm araması, tarafların bu salgın nedeni ile ortaya çıkan zarar ve riski paylaşma yoluna gitmesi, şu aşamada kısa süre içerisinde mağduriyetlerin giderilmesi bu yol ile daha faydalı olacağından tarafımızca bu durum önemle tavsiye edilmektedir.

COVİD-19 SALGINI NEDENİYLE YAŞANAN MAĞDURİYETLERİN GİDERİLMESİNE HİZMET EDEBİLECEK HUKUKİ YOLLAR NELER OLABİLİR?

Örneğin kira sözleşmelerinde salgın nedeni ile sarsılan menfaat dengesinin onarılmasında ya da sözleşmesel ilişkinin tasfiye edilmesinde gündeme gelebilecek hukuki kurum ve enstrümanlar neler olabilir?

İFA İMKANSIZLIĞI (TBK madde 136)

Türk Borçlar Kanunu’nda düzenlenen imkânsızlık kurumunun sonucu kural olarak borcun sona ermesi olduğu için, sözleşme ilişkisi tasfiye sürecine girme riskini taşır. Bu nedenle sözleşmede tarafların borçları gerçekten işbu salgın sebebiyle ifa edilemiyorsa ve mücbir sebep halinin şartları sağlanıyorsa sözleşmenin sona ermesinden söz etmek gerekecektir.

Covid-19 Salgını Mücbir Sebep Olarak Değerlendirilebilir Mi?

Covid-19 Salgını nedeniyle birçok hukuki ilişki sekteye uğramıştır. Sözleşme tarafları yerine getirmeyi üstlendikleri edimlerini yerine getiremez hale gelmişlerdir. Bu borca aykırılığa neden olan bulaşıcı hastalığın mücbir sebep sayılıp sayılmadığı hususunda değerlendirme yaparsak; birçok hukukçunun mücbir sebep olduğu görüşünde olduğunu belirtmek gerekir. Peki mücbir sebep nedir?
Türk Hukuku mevzuatında mücbir sebep tanımı yapılmamış olduğundan, doktrin ve Yargıtay Kararları ile bu boşluğun giderilmeye çalışıldığı görülecektir. İşbu doktrin ve Yargı İçtihatları doğrultusunda mücbir sebebin tanımlarına ulaşılması mümkün olmuştur.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2017/90 E., 2018/1259 K. 27.6.2018 tarihli kararında; “Mücbir sebep, sorumlu veya borçlunun faaliyet ve işletmesi dışında meydana gelen, genel bir davranış normunun veya borcun ihlâline mutlak ve kaçınılmaz bir şekilde yol açan, öngörülmesi ve karşı konulması mümkün olmayan olağanüstü bir olaydır. Deprem, sel, yangın, salgın hastalık gibi doğal afetler mücbir sebep sayılır”.
Mücbir her somut vakıa bakımından işbu husus ayrıca değerlendirmeye tabi tutulmalıdır. Salgın nedeniyle akdedilen sözleşme gereğinin yerine getirilmesi mümkün değilse, bu durumun karşı tarafa bildirilmesi ve sözleşmenin sona erdirilmesi gereklidir. Zira; TBK 136. Maddesinin 3. Fıkrası uyarınca; borçlu taraf mücbir sebep halini karşı tarafa bildirmez veyahut zararın artmaması için gereken önlemleri almaz ise, doğan zararlardan sorumlu tutulmaktadır.
Tüm bu hususlar doğrultusunda, salgın nedeniyle imkansız hale gelen bir borç yükümlülüğü söz konusu ise bu durumun derhal karşı tarafa bildirilmesi ve sözleşmenin sona erdirilmesi gerektiği, aksi durumda meydana gelebilecek zararların sorumluluğunun da borçlu üzerinde kalabileceği unutulmamalıdır.

Mücbir Sebep Unsurları Nedir?

Salgın hastalık, her ne kadar bir mücbir sebep olarak nitelendirilmekte ise de; sözleşmeler bakımından her olayın kendi içerisinde değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu sebeple Covid-19 salgınının her olay yönünden mücbir sebep oluşturduğu yönünde genel bir tanımlama yapmak hukuken doğru olmayacaktır. Mücbir sebebin unsurlarını detaylıca inceleyerek, her somut olay yönünden belirtilen unsurların oluşup oluşmadığının değerlendirilmesi neticesinde sonuca gitmek gerekecektir.
Mücbir sebepten dolayı borçlarını ifa edemeyen taraf, bu borçlarından sorumlu olmayacaktır. Mücbir sebep sayılabilecek bir durumun varlığı için aşağıdaki unsurların varlığı gerekmektedir. Mücbir sebebin unsurları;

  • Olay Unsuru: Olay unsuru, mücbir sebep olarak nitelendirilebilecek bir olayın varlığıdır. Yani bir doğa olayı (deprem, heyelan vb.), hukuki olay (ithalat ve ihracat yasakları, ambargo, sınırların kapatılması vb.) veya beşeri olayın (savaş, ihtilal, darbe vb.) gerçekleşmesi gerekmektedir. Dolayısıyla Koronavirüs salgınının doğal bir olay olduğu ve mücbir sebebin olay unsurunu taşıdığı kolayca söylenebilecektir.
  • Haricilik Unsuru: Haricilik unsuru, söz konusu olayın tarafların kontrolü dışında gerçekleşmiş olması gerektiği anlamına gelmektedir. Taraflardan birinin dahlinin ve etkisinin, olay üzerinde kontrol edilebilirliğinin bulunduğu bir durum var ise, haricilik unsurunun varlından söz edilemeyecektir. Dolayısıyla Covid-19 salgınının anılan unsuru da taşıdığı da görülmektedir.
  • Kaçınılmazlık ve Öngörülemezlik Unsuru: Mücbir sebep olarak ileri sürülen olayın, kaçınılmaz ve taraflarca öngörülemez olması gerekmektedir. Bu durum özellikle sözleşmenin kurulma aşamasında, tarafların böylesi bir salgının varlığından haberdar olmamasını, salgın halinin sözleşme gereklerinin yerine getirilmesinde etki yaratabileceğini bilememesini, öngörememesini ifade etmektedir.

Dolayısıyla, tarafların salgın hali mevcutken ve bu durumu bilerek akdettikleri bir sözleşme için daha sonrasında salgının mücbir sebep olarak ileri sürülmesi, hukuk sistemimizde dürüstlük ilkesine ve sözleşme serbestisi ilkesine aykırılık olarak görülebilir ve bu nedenle de anılan işbu kaçınılmazlık ve öngörülemezlik unsuru mevcut olmadığından mücbir sebep olarak kabulü söz konusu olmayabilir.
Ancak özellikle salgın öncesinde akdedilen sözleşmeler açısından, Korona virüs salgınının dünya çapında bu denli yayılmasının ve gösterdiği etkilerin taraflarca öngörülebilir olması pek mümkün olmadığından, Korona virüs salgını yönünden anılan unsurun varlığının mevcut olduğunu söylemek de mümkündür.

  • Borcun İfasının İmkânsızlaşması: Mücbir sebep açısından bu aşamada en önemli ve tartışmalı unsur, borcun ifasının imkânsız hale gelmiş olmasıdır. Zira bir olayın mücbir sebep olarak kabul edilebilmesi için borcun ifasının mutlak olarak imkânsızlaşması gerekir. Borcun ifasının mutlak olarak imkânsızlaşmasından kasıt, edimin ifasının yalnızca sözleşmenin borçlusu için değil herkes için imkânsız olması, yani objektif imkânsızlıktır.

Covid-19 salgını bakımından işbu unsur yönünden net bir sonuca varmak doğru olmayacaktır. Çünkü bu unsur herkes ve her olay bakımından aynı olmayacaktır. Bu sebeple de mutlak bir objektif imkânsızlık halinden söz etmek pek mümkün gibi durmamaktadır. Ancak, olayları genelden daha özele indirgeyerek olayların niteliğine göre bir değerlendirme yapmak daha sağlıklı olacaktır.

  • İlliyet Bağı Unsuru: İlliyet bağı unsuru, sözleşmenin ihlali ile mücbir sebep olarak addedilen olay arasında bir ilişki, yani illiyet (nedensellik) bağı bulunması gerektiğini ifade etmektedir. Yani sözleşmenin taraflarının sözleşmedeki edimlerini yerine getirememesinin, yükümlülüklerini yerine getirmemesinin ana nedeninin Covid-19 Salgını ve bu salgın nedeni ile alınan tedbirlerin olması gerekmektedir.

Yasal mevzuatta mücbir sebebin bir tanımı yapılmadığından tanımına başvurulan Yargıtay içtihatlarında mücbir sebebin bir unsuru olarak görülmese de sözleşme taraflarının tacir olup olmadığının değerlendirilmesi de Covid-19’un mücbir sebep olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceğine etkili olacağı kanaatindeyim. Mücbir sebep tacirler bakımından daha dar yorumlanmaktadır. Tacirlerin basiretli bir tacir gibi davranma yükümlüğü söz konusu olduğundan, doğal afet vb. gibi birtakım mücbir sebepleri de önceden dikkate alarak sözleşme akdetmeleri gerektiği kabul edilebilmektedir. Bu nedenle, Covid-19 salgınının mücbir sebep olarak kabul edilip edilmeyeceği hususunun sözleşmenin taraflarının tacir olması durumunda daha dar yorumlanabileceği de akıllardan çıkarılmamalıdır.
Ancak belirtmek gerekir ki işbu salgın yönünden ülkemizde bu aşamada mücbir sebep olabileceğine dair resmî bir açıklama yapılmamış olmakla, konuyla ilgili doğrudan emsal teşkil edebilecek kararlar da mevcut değildir. İlk defa karşılaşılan ve hızla yayılan bu hastalık bakımından emsal olma mahiyeti olabilecek; kuş gribi yahut domuz gribi, 2003’te yaşanan SARS virüsü salgını gibi olaylara baktığımızda, Covid-19 salgınının çok daha öngörülemez ve objektif olarak mücbir sebep olarak kabul edilebilecek nitelikte olduğunu söyleyebiliriz. Fakat unutulmamalıdır ki; halen bu salgın için genel bir şekilde mücbir sebep tanımlaması yapılması doğru değildir. Her somut olayın ayrı ayrı değerlendirilerek sonuca gidilmesi daha doğrudur. Burada yapılması gereken, somut olayın koşullarını ve taraflar arasındaki sözleşme hükümlerini bir arada değerlendirmektir.
Sözleşmede mücbir sebep halleri belirtilmiş ve bu hallere ilişkin düzenleme yapılmış olabilir. Bu halde tarafların bu riske farklı oranlarda katlanacağına dair hükümler varsa mücbir sebebin mali sonuçları bu sözleşme maddeleri uyarınca belirlenecektir.
Ek olarak önemle belirtmek gerekir ki, Mücbir sebep halinde tarafların risk paylaşımına ilişkin tek taraflı düzenlemeler getiren ve TBK’nın 20 ve devamı maddeleri uyarınca genel işlem şartı niteliği taşıyan hükümler içeren sözleşmelerde, tek taraf lehine getirilen mücbir sebep hükümlerinin geçersiz olarak değerlendirilebileceği de göz önünde bulundurulmalıdır.

Sözleşmede Salgın Hastalığın Mücbir Sebep Olduğu Belirtilmemişse Madde Nasıl Yorumlanabilir?

Sözleşme serbestîsi ilkesi uyarınca taraflar, hangi olayların mücbir sebep teşkil edeceğini sözleşmede belirlemiş olabilirler. Sözleşmede mücbir sebep maddesine hiç yer verilmediği hallerde, COVID-19 salgını veya bu salgın kapsamında alınan tedbirlerin sözleşmenin ifasını imkansız hale getirdiğinin ispatlanması halinde mücbir sebebin gerçekleştiği kabul edilebilir.
Sözleşmede mücbir sebep maddesi olmakla beraber salgın hastalık, madde kapsamında yer almıyorsa, maddenin mücbir sebep hallerini sınırlayıcı bir şekilde sayıp saymadığı önem arz edecektir. Örneğin sözleşmenin mücbir sebebe ilişkin maddesinde “Taraflarca mücbir sebep hallerinin aşağıdaki durumlarla sınırlı olacağı kararlaştırılmıştır” gibi bir ifadenin bulunması durumunda, salgın hastalık ya da bu sebeple verilebilecek bir idari karar örnekler arasında yer almıyorsa, mücbir sebep iddiasının kabul edilmeme durumu gündeme gelebilecektir.
Mücbir sebep hallerinin “Mücbir sebep halleri aşağıdaki örnekler dahil olmak ancak bunlarla sınırlı olmamak üzere şunlardır” gibi bir ifadeyle belirlendiği durumlarda, sözleşmede salgın hastalık veya kamu otoritelerinin kararları ifadesi bulunmasa dahi yorum yoluyla mücbir sebep şartlarının oluştuğunun ileri sürülmesi de mümkün olabilir.

SALGIN HASTALIĞIN İFAYI İMKANSIZ KILMAMASI HALİ-AŞIRI İFA GÜÇLÜĞÜ(TBK m. 138)

Salgın hastalığın ifayı imkânsız kılmaması halinde ise mücbir sebepten söz edilemeyecek olup şartları varsa aşırı ifa güçlüğü gündeme gelebilecektir. Şöyle ki; Türk Hukukunda sözleşmeye bağlılık (Ahde Vefa) ve sözleşme serbestliği ilkeleri kabul edilmiştir. Bu ilkelere göre, sözleşme yapıldığı andaki gibi aynen uygulanmalıdır. Sözleşme koşulları borçlu için sonradan ağırlaşmış, edimler dengesi sonradan çıkan olaylar nedeni ile değişmiş olsa bile, borçlu sözleşmedeki edimini aynen ifa etmelidir. Sözleşme serbestliği ilkesi tarafların birbirleri karşısında eşit hak sahibi olarak bulunmalarını gerektirir. Sözleşme yapıldığında karşılıklı edimler arasında mevcut olan denge sonradan şartların olağanüstü değişmesiyle büyük ölçüde tarafların biri aleyhine katlanılamayacak derecede bozulabilir. İşte bu durumda sözleşmeye bağlılık ve sözleşme adaleti ilkeleri arasında bir çelişki hasıl olur ve artık bu ilkeye sıkı sıkıya bağlı kalmak adalet, hakkaniyet ve objektif hüsnüniyet (MK. md. 4, 2) kaidelerine aykırı bir durum yaratır hale gelecektir. Hukukta bu zıtlık beklenmeyen hal şartı- sözleşmenin değişen şartlara uyarlanması) ilkesi ile giderilmeye çalışılmaktadır.
Sözleşmenin edimleri arasındaki dengeyi bozan olağanüstü hallere harp, ülkeyi sarsan ekonomik krizler, salgın hastalık, enflasyon grafiğindeki aşırı yükselmeler, şok devalüasyon, para değerinin önemli ölçüde düşmesi gibi, sözleşmeye bağlılığın beklenemeyeceği durumlar örnek olarak gösterilebilir.
Uyarlama davası açılarak Mahkemeden somut olayın verilerine göre alacaklı yararına borçlunun edimini yükseltilmesi veya borçlu yaranına onun tamamen veya kısmen edim yükümlülüğünden kurtulmasına karar verilmesi hususunda sözleşmenin değişen koşullara uyarlanması istenecektir.
Bu imkan Türk Borçlar Kanunu [TBK] madde 138 hükmünde düzenlenmiştir. Bu hüküm uyarınca, sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülemeyen olağanüstü bir durumun borçludan kaynaklanmayan bir sebeple ortaya çıkması ve sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirmesi halinde, bundan olumsuz etkilenen tarafın -borcunu henüz ifa etmemiş veya TBK madde 138’den doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olmak kaydıyla- hakimden sözleşmenin değişen şartlara uyarlanmasını talep etme; bunun mümkün olmaması halinde ise, sözleşmeyi sona erdirme hakkı bulunmaktadır.

Aşırı İfa Güçlüğü: İfası mümkün olan bir borcun ifa edilmesi ahde vefa ilkesinin bir gereğidir. Bu nedenle sözleşmede değişen koşulların bulunması halinde, taraflar halen borçlarını ifa edebiliyorsa, ancak ifada güçleşme söz konusu ise, ahde vefa ilkesinin bir uzantısı olarak sözleşmede çeşitli uyarlamaların yapılabilme imkanı mevcuttur. Bu durum da Türk Borçlar Kanunu’nun 138. Maddesinde düzenlenmektedir.

“Aşırı ifa güçlüğü MADDE 138- Sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum, borçludan kaynaklanmayan bir sebeple ortaya çıkar ve sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirir ve borçlu da borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olursa borçlu, hâkimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteme, bu mümkün olmadığı takdirde sözleşmeden dönme hakkına sahiptir.

Yargıtay 13. Hukuk Dairesi 1999/315 E. 1999/995 K. 08.02.1999 T. karar kapsamında; “…Uyarlama ile kira parasının günün koşullarına intibakı sağlanarak sözleşmenin kira parası bölümü günün koşullarına uyarlanmış olur. Sözleşmenin diğer koşulları hukuki statüsünü ve geçerliliğini aynen korur”. şeklindedir.
Yargıtay 13 HD 2004/14870 E. 2005/3171 K. 03.03.2005 T. karar kapsamında sayın mahkemenizin de takdir edeceği üzere; sözleşmeye bağlılık ve saygı esas olmakla birlikte uyarlama daima yardımcı bir çözüm olarak kabul edilmelidir. Karşılıklı sözleşmelerde, edimler arasındaki denge olağanüstü değişmeler nedeniyle bir taraf aleyhine katlanamayacak derece bozulması halinde işlem temelinin çökmesi gündeme gelmektedir. Sayın mahkemenizce, davacının edimler arasındaki dengeyi aşırı derecede bozan hal ve şartların değişmesinde kusurunun bulunmadığı, hal ve şartların değişiminin önceden öngörülebilmesinin imkansızlığı, sözleşmenin kurulduğu ana büyük değişiklik oluştuğu, sözleşmenin hükümlerinde esaslı değişiklik olduğu, sözleşmeye müdahele koşullarının oluştuğu, edimler arasında aşırı nispetsizlik halinin gerçekleşmesi halinde uyarlama istenebileceği belirtilmektedir.
Sürekli edimli sözleşmelerde borçlu, kural olarak dönme hakkının yerine fesih hakkını kullanır. Bu madde hükmü yabancı para borçlarında da uygulanır.” denilmektedir. Görüldüğü üzere; aşırı ifa güçlüğünde borcu tamamen ortadan kaldıran yahut imkansız hale getiren bir durumdan söz edilmemekte, ancak borçludan kaynaklanmayan bir sebepten dolayı borçlu aleyhine bir durum oluşması ve bu durumun da borcun ifasını zorlaştırmasından bahsedilmektedir. Dolayısıyla; işbu madde hükmünde amaçlanan taraflar arasındaki mevcut sözleşmenin, sözleşme süresince devamlılığını ve geçerliliğini sürdürmesidir. Sözleşmelerin mücbir sebebin varlığı halinde dahi tasfiye sürecine girmesi bazı sözleşmeler açısından tarafların menfaatlerine aykırılıklar yaratabileceğinden, sözleşmelerin devamına yönelik uygulamalar ve hukuki çözümler taraflar için daha faydalı olabilmektedir. Özellikle sözleşmelerin birçoğunda taraflardan birinin borcu, para borcudur. Para borcunun imkânsızlaşması da hukuk sistemimizde genel olarak kabul görmemektedir. Bu nedenle para borcunun ifası açısından Türk Borçlar Kanunu’nun 138. maddesinde aranan şartlar mevcutsa, uyarlama davası açılarak sözleşme maddelerinde uyarlanmasının istenmesi daha yararlı olacaktır.
Covid-19 salgını da her ne kadar mücbir sebep kabul edilse de, işbu salgın riskinin azalması veya tamamen ortadan kalkması durumunda, sözleşmenin devam ediyor olmasının tarafların menfaatine olabileceği birçok sözleşme mevcuttur. Örneğin bir taşınmazı konut olarak kullanan kiracının sözleşmeye konu yeri kullanımı devam edeceğinden, ortadaki sözleşmenin feshinden çok bir uyarlama davası açılarak sözleşme maddelerinde uyarlama talep edilmesi daha elverişli ve doğru bir sonuç elde edilmesine hizmet edecektir.
TBK m. 138 hükmünün uygulanabilmesi ve sözleşmenin değişen koşullara uyarlanması, yapıldığı sırada, taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum ortaya çıkmış olması, bu durumun borçludan kaynaklanmamış olması, borçlunun aşırı ifa güçlüğüne düşmüş olması ve bu durum ispat edilebilir durumda olması, bu durum, sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirmiş olması, Borçlu, borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olması, (Doktrinde ihtirazi kayıt ile ifa edilmiş borç için de uyarlama talep edilemeyeceği yönünde birtakım görüşler olduğu da hatırlatılmalıdır.), Uyarlama talebi dürüstlük ilkesine aykırılık teşkil etmemesi gerekmektedir.
Kanun koyucu, işbu madde ile sözleşme kurulurken var olan koşulların öngörülemez bir şekilde sonradan değişmesi ve bu değişimin sonucu olarak sözleşmedeki dengenin bir taraf açısından katlanılamayacak ölçüde bozulması halinde, bahsi geçen taraftan katı bir şekilde sözleşmeye bağlılık ilkesinin beklenemeyeceğini ifade etmektedir. Kanun hükmü, sözleşme taraflarına oluşan olumsuz sonuçlar neticesinde uyarlama ve uyarlama sonuçsuz kalacak ise sürekli edimli sözleşmelere fesih hakkı tanımıştır. Sözleşmenin uyarlanması öncesinde de dürüstlük kuralı gereği; sözleşme taraflarının bir araya gelip sözleşmelerini yeniden müzakere için adım atmaları daha doğru bir yaklaşım içermektedir. Tarafların mümkün olduğu kadar bir araya gelip sözleşmelerini yeniden müzakere etmeleri, Covid-19 salgının sözleşmelere olası etkilerine birlikte çözüm aramaları, her durumda önemlidir ve tarafımızca da bu durum tavsiye edilmektedir. Akdedilen sözleşmenin salgın öncesi mevcut bir ihtiyacın çözümü olduğu ve işbu salgın hali sona erdiğinde de anılan sözleşmeye konu menfaate ihtiyaç duyabileceği durumlarda; sözleşmenin yeniden müzakeresinin hem hukuken hem de ekonomik olarak birçok olumlu sonuç doğurabileceği unutulmamalıdır.

GEÇİCİ İFA İMKANSIZLIĞI

Mevzuatımızda düzenlenmeyip Yargıtay kararları ve doktrin görüşleri uyarınca kabul edilen geçici imkansızlık halinde, sözleşmenin, tarafların o sözleşmeyi yapmadaki amaçları dikkate alınarak belirlenecek makul bir süre (Yargıtay kararlarında belirtildiği şekliyle akde tahammül süresi) ayakta kalacağı ancak edimlerin talep edilmeyeceği savunulmaktadır.  Söz konusu akde tahammül süresinin aşılması ve geçici ifa imkansızlığı halinden kaynaklanan belirsizliğin, taraflardan biri için katlanılması kendisinden beklenemeyecek bir hal alması durumunda ise sürekli ifa imkansızlığı hükümleri gereğince sözleşmenin kendiliğinden sona ereceği gündeme gelebilecektir.
Tarafların mümkün olduğu kadar bir araya gelip sözleşmelerini yeniden müzakere etmeleri, Covid-19 salgının sözleşmelere olası etkilerine birlikte çözüm aramaları, her durumda önemlidir ve tarafımızca da bu durum tavsiye edilmektedir.

Published by