BİREYSEL BAŞVURUDA “ANAYASAL VEYA KİŞİSEL ÖNEMİN OLMASI” KRİTERİ

1.) GİRİŞ

Bireysel başvuru, kabul edildiği ülkelerde anayasa mahkemelerinin iş yükünün çok önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. Bizde de 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un ve akabinde 12.7.2012 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan Anayasa Mahkemesi İçtüzüğünün yürürlüğe girmesi ile 23 Eylül 2012 tarihinden itibaren bireysel başvurular Anayasa Mahkemesi tarafından kabul edilmeye başlanmıştır. Beklenildiği üzere kısa zaman zarfında oldukça yüksek sayıda bireysel başvuru gerçekleştirilmiştir. Nihayetinde 23.09.2012 – 31.12.2019 tarihleri arasında; 254.636 bireysel başvuru yapılmış ve bu başvuruların da 211.801 tanesi sonuçlandırılmıştır.[1]
Benzer yoğunlukların bireysel başvuruyu kabul eden anayasa mahkemelerinin tümünde olması nedeniyle anayasa mahkemeleri temel işlevlerini yerine getiremez hale gelmişlerdir. Öte yandan anayasa mahkemelerinin önündeki bireysel başvuruların çok büyük çoğunluğu da onların daha önce karar verip temel ilkeleri belirlediği konulara ilişkindir. Anayasa mahkemelerinin içtihadı karşısında aynı konularda tekrar eden başvurularla incelemeye sunulmaması beklenmektedir. Bu sorunla karşı karşıya kalan ülkelerden Almanya ve İspanya yeni bir kabul edilebilirlik kriteri olarak başvurunun anayasal önemini kabul etmişlerdir.[2] Türk Anayasa Mahkemesinin de asıl işlevine odaklanmasını sağlamak ve buna engel teşkil edecek olan önem derecesi düşük başvuruların iş yükü oluşturmasını önlemek amacıyla anayasal önem ve önemli zarar koşulları kabul edilebilirlik kriteri olarak yer almıştır.[3]

2.) 6216 S.K. MADDE 48/2 VE ANLAMI

Zikredilen nedenlerle, 6216 sayılı Kanunda 48/2 maddesine yer verilmiştir. Maddeye göre: “Mahkeme, Anayasanın uygulanması ve yorumlanması veya temel hakların kapsamının ve sınırlarının belirlenmesi açısından önem taşımayan ve başvurucunun önemli bir zarara uğramadığı başvurular ile açıkça dayanaktan yoksun başvuruların kabul edilemezliğine karar verebilir.” Madde lafzından anlaşılan hususları özetlemek gerekirse:

a.Başvurunun anayasal açıdan önem taşımaması ve başvurucunun önemli bir zarara uğramamış olması, iki farklı şartın bileşiminden oluşmaktadır. İki şartın aynı anda mevcut olduğu durumlarda kabul edilemezlik kararı verilebilecek, bir şartın mevcut olduğu halde diğer şart gerçekleşmemişse, bu tek başına kabul edilemezlik kararı vermeye yetmeyecektir.[4][5] Bu halde anayasal önem ve kişisel önem bakımından kümülatif değerlendirme yapılması gerektiği aşikardır.
  b.Anayasal önem ve kişisel önem kriteri bakımından kanun maddesinde herhangi bir temel hak ve özgürlük istisna kılınmamıştır. Buna göre ihlal edildiği ileri sürülen bütün temel hak ve özgürlükler yönünden bu kriter uygulanarak bireysel başvurunun kabul edilemez bulunması mümkündür. Bununla birlikte ihlal edildiği ileri sürülen hak ve özgürlüğün niteliğinin anılan kriterin koşullarına ilişkin değerlendirme yapılırken dikkate alınması gereklidir.[6]
c.Önemsiz başvurulara ilişkin bu hüküm nedeniyle, diğer kabul edilebilirlik kriterlerinin tümünü karşılasa ve hatta bir temel hakkın ihlaline dair açık işaretler bulunsa da başvuru anayasal ve başvurucunun uğradığı zarar açısından önem taşımadığı takdirde Mahkeme başvuruyu kabul edilemez bulup reddedecektir. Bu esasında Anayasa Mahkemesinin her somut olay bağlamında hak ve özgürlüklerin koruyucusu olarak tasarlanmamış olmasının bir sonucudur. Bu kuralın temelinde Mahkemenin, Anayasa’nın temel hak ve özgürlüklerin korunmasındaki yorumunun derece mahkemeleri ile diğer kamu kurum ve kuruluşları tarafından benimsenerek ülkemizdeki hak ve özgürlüklerin evrensel standart ve değerlerle sağlama rolü yer almaktadır.[7]
d.Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi uygulamasından farklı olarak, sadece başvurucunun önemli bir zararının bulunmaması yönüyle inceleme yapılmamakta, bu kriterle birlikte anayasal öneme sahiplik de değerlendirilmektedir. Bu koşullar da Anayasa Mahkemesi kararlarında “anayasal önem” ve “kişisel önem” kavramlarıyla ifade edilmektedir. Anayasal önem, bireysel başvurunun Anayasanın uygulanması ve yorumlanması veya temel hakların kapsamının ve sınırlarının belirlenmesi açısından önemli olup olmadığı koşulunun karşılığı olarak kullanılmaktadır. Kişisel önem ise başvurucunun önemli bir zararının bulunmaması koşuludur.[8]
e.Kanun maddesinde anayasal önem veya kişisel önem kavramları bakımından açıklayıcı bir tanıma yer verilmediği görülmektedir. Maddede sadece başvuruların incelenebilmesi ve kabul edilemezlik kararı verilmemesi için hangi yönlerden önemsiz nitelikte olmaması gerektiği ifade edilmiş, bu konuda açıkça Anayasa Mahkemesine geniş bir takdir hakkı tanınmıştır.
f.Söz konusu kriterlerin, daha önce incelenmiş, büyük ihtimalle de ihlal kararı verilmiş, dolayısıyla içtihadi gelişime katkı sunmayacak bir konuda, başvurucular yönünden ağır bir kişisel dezavantaj yaratmayacak durumlarda uygulanacağını söylemek mümkündür.[9]

  3.) ANAYASAL ÖNEM

Anayasal önem; Anayasanın uygulanması ve yorumlanması veya temel hakların kapsamının ve sınırlarının belirlenmesi konularında ilkesel açıdan değeriyle ilgilidir. Anayasanın yorumlanması, Anayasada yer alan bir kuralın, tek başına ya da ilgili diğer kurallarla (ayrıca Anayasanın başlangıç kısmı ve Anayasanın sözü ve ruhuna uygun olarak) birlikte bir bütün olarak ele alınıp içerdiği genel ilkelerin ortaya konulması, kamu gücünün de bu hükümden negatif veya pozitif bir yükümlülüğünün doğup doğmadığını ve doğuyorsa da bu yükümlülüğün kapsamının belirlenmesini ifade etmektedir. Anayasanın uygulanması ise somut olayda kamu gücünün Anayasanın yorumuyla ortaya çıkan ilke ve bu kapsamda yer alan yükümlülüklere aykırı davranıp davranmadığının tespitidir.[10]
Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu’nun 2014/2293 sayılı başvuru açısından vermiş olduğu kararda[11] “anayasal önem” kriteri detaylı olarak ifade edilmiştir. Buna göre:
Anayasal önem koşulunun uygulanmasıyla ilgili olarak kanun koyucu “Anayasa’nın uygulanması açısından önem taşıma”, “Anayasa’nın yorumlanması açısından önem taşıma” ve “temel hakların kapsamının ve sınırlarının belirlenmesi açısından önem taşıma” şeklinde üç unsur belirlemiş olmakla birlikte temel hak ve özgürlüklerle ilgili Anayasa hükümlerinin yorumlanması işin doğası gereği temel hak ve özgürlüklerin kapsamının ve sınırlarının belirlenmesini de içermektedir. Bu nedenle anayasal önemin, temel hak ve özgürlüklere ilişkin Anayasa hükümlerinin “yorumlanması” ve “uygulanması” açısından önem taşıma şeklinde ifade edilebilecek iki unsurunun bulunduğunu kabul etmek gerekir.“(m.61)
İşin doğası ve kanun metni dikkate alındığında bir başvurunun anayasal öneminin bulunduğu sonucuna varılabilmesi için onun bu iki unsurdan biri açısından önem taşımasının yeterli olduğu anlaşılmaktadır.“(m.62)
Anayasa hükümlerinin yorumlanması açısından önem taşıma unsurunun başta Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuru yoluyla daha önce yorumlamadığı meseleleri kapsadığında kuşku bulunmamaktadır. Bununla birlikte mahkeme, bir meseleyle ilgili olarak daha önce Anayasa’nın ilgili hükümlerini yorumlamış olsa bile değişen durumları dikkate alarak yeniden yorumlama ihtiyacı duyabilir. Bu durumda da o meseleye ilişkin başvurunun anayasal öneminin bulunduğunu kabul etmek gerekir.”(m.63)
Anayasa’nın uygulanması açısından önem taşıma unsuru ise özellikle mahkemenin Anayasa hükümleriyle ilgili yorumu ile kamu makamları ve derece mahkemelerinin uygulamaları arasındaki farklılıkta kendisini gösterir. Ancak her uygulama farklılığı, başvurunun Anayasa’nın uygulanması açısından “önemli” olduğu anlamına gelmez. Anayasa hükümlerinin uygulanması açısından başvurunun önem taşıdığının söylenebilmesi için kamu makamları ve derece mahkemelerinin belli bir meseleye ilişkin uygulamalarının Anayasa Mahkemesi yorumlarından farklı olması ve bu farklılığın da önemli olması gerekir. “(m.64)

Anayasa Mahkemesi vermiş olduğu bu kararda; anayasal önem taşımayı “anayasanın yorumlanması” ve “anayasanın uygulanması” açısından önem taşıma şeklinde ikili ayrıma gitmiştir. Anayasanın Yorumlanması açısından Mahkemenin daha önce yorumlamadığı veya yorumlamış olmakla birlikte değişen koşullar nedeniyle yeniden yorumlanması gereken meseleleri anayasal öneme haiz olduğu ifade edilmiştir. Anayasanın Uygulanması açısından kamu makamları ve derece mahkemelerinin belirli bir meseleye ilişkin uygulamalarının Anayasa Mahkemesinin yorumlarından farklı olması ve bu farklılığın da önemli olması halinde anayasal önemin var olduğunu ifade etmiştir.
Mahkemenin anayasal önem konusunda verdiği bazı kararlarla kavramları somutlaştırmak istiyoruz: 2015/19665 sayılı Başvuruya dair kararında Mahkeme; daha önce önüne gelen birçok başvuru bakımından kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkının kapsam ve içeriğini belirlemiş olduğunu, bu konuda uygulamaya yön verebilecek ölçüde zenginlik oluşturulduğunu, somut başvuruda dile getirilen benzer şikayetlerin Anayasa Mahkemesi tarafından daha önce incelenip ilgili maddelerin yorumlandığını, sıklıkla uygulanan açık bir içtihat kapsamında yapılan başvurunun genel bir soruna işaret etmediği gibi Anayasanın uygulanması ve yorumlanması ile temel hakların kapsamının ve sınırlarının belirlenmesi açısından da önem taşımadığını ifade etmiştir.[12]
Yine başka bir kararında Yüksek Mahkeme; başvurunun tutukluluğa ilişkin itiraz incelemesi sırasında Savcılık görüşünden haberdar edilmediği gerekçesi ile yapıldığını, somut başvuruda dile getirilen olayla benzer şekilde silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkelerinin ihlal edildiğine ilişkin iddialar karşısında ilgili Anayasa kurallarının yorumlandığını, anılan başvurularda başvurucunun yargılama mercileri önünde her türlü mütalaadan haberdar edilme hakkına sahip olduğu ve bu nitelikteki mütalaalara karşı başvuruculara yazılı görüş bildirme olanağının tanınmamasının silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkelerini ihlal ettiği sonucuna varıldığını, buna göre Anayasa Mahkemesinin sıklıkla uyguladığı açık bir içtihadının bulunduğu halde halihazırdaki başvurunun Anayasanın yorumlanması ve uygulanması ile ilgili öneme sahip olmadığı belirtilerek kabul edilemezlik kararı verilmiştir.[13]
Karar gerekçelerinden de görüleceği üzere; Anayasa Mahkemesi yapılan başvuruda bir hakkın ihlal edildiğini kesin olarak kabul etse dahi (daha önce aynı konuda benzer ihlal kararları vermesi ve artık bu hususta açık bir içtihadın oluşması nedenleriyle) eğer bu başvuru Anayasanın yorumlanması veya Anayasanın uygulanması hususlarında öneme sahip değilse kabul edilmezlik kararı vermektedir.

4.) KİŞİSEL ÖNEM

Kişisel önem koşulu ise başvurucunun önemli bir zarara uğramamış olmasıdır. Bu koşul, somut olayda başvurucunun kişisel durumu üzerindeki olumsuz etkilerin yükseklik derecesiyle ilgilidir. Somut olayda ortaya çıkan kişisel zararın önemli olup olmadığını başvurucunun sübjektif algısı belirlemez. Kişisel önem, başvurucunun içinde bulunduğu koşullar da dahil olmak üzere her olayın kendine özgü koşulları da dikkate alınarak ve objektif kriterlerden hareket edilerek Anayasa Mahkemesi tarafından belirlenir.[14]
Kişisel önem bakımından Anayasa Mahkemesi kararlarında en sık geçen husus başvuru konusunun başvuranın mali durumuna göre cüzi bir bedeli ifade etmesidir. Mahkemenin 2017/6462 Başvuru hakkında vermiş olduğu güncel kararda; başvurucu tarafından 1.278 TL trafik idari para cezasına karşı yapılan itirazın reddedilmiş olmasının, başvurucunun şirket olduğu da gözetildiğinde, başvurucuya ciddi anlamda nasıl bir zarar verdiği ve kendisi için ne denli önemli olduğu hususunda başvurucunun herhangi bir açıklamasının da olmadığı nazara verilerek önemli bir zararı olmadığı sonucuna ulaşılmıştır.[15]
Mahkeme başka bir somut olayda başvurucunun maddi zararının 129 TL idari para cezası olduğunu, manevi tazminat talep edilmediğini, avukat olarak görev yapan başvurucunun mali durumuna ciddi bir zarar vermediğinin anlaşılması karşısında kişisel önemin olmadığı sonucuna varmıştır.[16] Yine başka bir kararında Mahkeme; somut olayda başvurucunun zararının toplam 1.058,85 TL olduğunu kabul ederek hüküm kurmak gerektiğini, bu miktarın serbest avukat olarak görev yapan başvurucunun mali durumuna ciddi anlamda zarar verdiği ve kendisi için ne denli önemli olduğu hususunda başvurucunun herhangi bir açıklamasının da olmadığı nazara verilerek başvuru konusu miktarın başvurucu açısından önemli bir zarar olmadığı sonucuna ulaşılmıştır.[17]
Bu kararlarda net olarak görüleceği üzere, bireysel başvuruya konu edilen zararın başvurucunun mali durumuna göre ciddi bir önem arz etmemesi halinde kişisel önemin olmadığı sonucuna ulaşılmaktadır.
Zararın parayla ölçülüp ölçülememesi, onun önemini değerlendirme bakımından belirleyici değildir. Parayla ölçülmesi mümkün olmayan zararlar yönünden de anayasal ve kişisel önemden yoksun olma kriterinin uygulanması mümkündür. Öte yandan parayla ölçülebilen zararlar yönünden her başvurucu için geçerli olacak ve kişisel önem koşulunun belirlenmesinde esas alınacak belli bir meblağ belirlenmesi mümkün değildir. Belli bir meblağ, başvurucuların içinde bulundukları kişisel koşullara göre farklı önem derecesine sahip olabilir.[18]
Mahkemenin 2014/11399 sayılı Başvuru hakkında vermiş olduğu kararda; mahkemenin önüne gelen iddialara ilişkin birçok başvuruda silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkelerinin kapsam ve içeriğini belirlediğini, başvurucunun temyiz ve karar düzeltme aşamalarında Danıştay tetkik hakiminin görüşünün tarafına tebliğ edilmediğinden şikayetçi olduğunu, ancak tetkik hakimi görüşünün tebliğ edilmemesinin kendine ciddi anlamda zarar verdiği ve kendisi için önemli olduğu konusunda hiçbir açıklamaya da yer vermediği nazara verilerek kişisel önemin olmadığı kanaati ile başvuruyu kabul edilemez bulmuştur.[19]
Yine başka bir kararında Yüksek Mahkeme; hükümlü olan başvurucuya cezaevinde tırnak makası, küçük makas gibi birtakım eşyaların verilmemesinin şikayet konusu yapıldığını, İnfaz Kurumu tarafından elkonulmuş olan eşyaların mevzuat çerçevesinde ikame edilebilir eşyalar olduğu, eşyaların yaşamsal bir öneminin bulunmadığı, ayrıca edebi ve sanatsal çalışmalarını sürmesi için başvurucuya imkanların da sunulduğunu, yüksek güvenlikli kapalı ceza infaz kurumunda bulunduğundan birtakım kısıtlamalara maruz kalmasının doğal olduğunu, mezkur nedenlerle de eşyaların güvenlik nedeniyle başvurucuya verilmemesinin kendisi açısından önemli bir zarar doğurmadığı sonucuna ulaşılmıştır.[20]
Detaylarına yer verdiğimiz Anayasa Mahkemesi kararlarından da anlaşılacağı üzere; kişisel önem bakımından maddi bir bedelin şikayet konusu yapılması halinde zarar ile başvurucunun mali durumunun ilişkilendirilerek, maddi bedel dışında bir şikayet konusunun varlığı halinde de somut olayın koşullarına göre başvurucunun gerçekten bir zararının olup olmadığı veya zararı varsa bunun önemli bir zarar olup olmadığı tespit edilerek sonuca gidilmektedir. Burada şu hususu bir kez daha vurgulamak isteriz ki, kişisel bir önemin olmadığı sonucuna varılsa dahi eğer başvurunun anayasal bir önemi olduğu kanaati varsa başvuru yine incelenerek karara varılacaktır. Ancak hem anayasal önem hem de kişisel önemin bulunmadığının tespit edildiği hallerde kabul edilmezlik yoluna gidilecektir.

5.) NETİCE

6216 sayılı Kanunun 48/2 maddesi ile bireysel başvurularda getirilen “Anayasal ve kişisel önem” kriteri, yaygın olarak bilinen geleneksel kabul edilebilirlik kriterlerine eklemlenen, esasa yönelik, ek bir kabul edilebilirlik kriteridir. Anılan hüküm, ilk dönem bireysel başvuru yargılamalarında kullanılmamıştır. Fakat Mahkeme’nin 2018 Yılının Eylül ayı itibariyle, son bir buçuk yılda, bu kritere dayanarak 30 karar verdiği görülmektedir. Bu durum göstermektedir ki Anayasa Mahkemesinin yeni eğilimi söz konusu kritere etkinlik kazandırmak yönündedir.[21] Esasında ilk dönem kararlarına göre gittikçe artan bir grafiğin oluşması da normaldir. Zira hem anayasal önem hem de kişisel önem kriterlerinin birlikte aranması, yine belirli konularda verilen kararların da artık açık içtihat niteliğini kazanması ile birlikte aynı konuda yapılan birtakım  başvurularda “Anayasal ve Kişisel Önem” yokluğundan kabul edilemezlik kararları verilmektedir. Hatta anayasal önem konusunda verilen kararların hemen hemen hepsinde “daha önce benzer başvurularda verilen kararların açık bir içtihat oluşturmuş olması” hususu yer almaktadır.
Anayasa Mahkemesine bireysel başvurular yönünden söz konusu kriterin uygulanması Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi uygulamasına göre farklılık arz etmektedir. AİHM uygulamasında başvurucunun önemli bir zararının bulunmaması yönüyle inceleme yapılmasına karşın bireysel başvuruda önemli zarar ile birlikte başvurunun anayasal öneme sahip olup olmaması yönünün de dikkate alınması gerekmektedir. Bu yönüyle Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda söz konusu kriterin uygulanmasının hakkaniyete aykırı sonuçlar doğurmasını önlemek bakımından daha güvenceli şekilde düzenlenmiş olduğu sonucuna varılmaktadır.[22]
Anayasa Mahkemesi kararlarının kesin ve bağlayıcı niteliğinin, vatandaşların temel haklarının yerine getirilmesinde ilk sırada yer alan idare ile yerel mahkemeleri kapsadığı konusunda herhangi bir tereddüt yoktur. Artık içtihat haline gelen ve herkesin malumu olan bu kararlara uygulayıcılar tarafından riayet edilmesi ile anayasal ve kişisel önem taşımayan başvuruların azalabileceği değerlendirilebilir. Aksi takdirde mezkur kriter kullanılarak verilen kabul edilmezlik karar sayılarının da artacağı aşikardır.

KAYNAKÇA

1.KİTAP / MAKALELER

Ali Rıza ÇOBAN, “Kabul Edilebilirlik Ölçütü Olarak Başvurunun Anayasal Önemi”, Editör Musa SAĞLAM, Birinci Yılında Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru, HUKAB Yayınları, Yıl:2015, Ankara.

Ayhan DÖNER; Yeşim ÇELİK, “Anayasa Mahkemesinin Bireysel Başvuruyu İnceleme Aşamaları, Ortaya Çıkan Sorunlar ve Sonuçları”, Erzincan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi (ERZSOSDE), Yıl:2016, s.279.

Hüseyin EKİNCİ (Anayasa Mahkemesi Komisyonlar Başraportörü), “Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuruda Kabul Edilebilirlik Kriterleri ve İnceleme Yöntemi”, ss.31-34 ( https://www.anayasa.gov.tr/media/4479/8.pdf )

Musa SAĞLAM; Hüseyin EKİNCİ, 66 Soruda Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru, Ankara Barosu, Yıl:2012, ss.24-25.

Osman DOĞRU, Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru Rehberi, Legal Yayıncılık, Yıl:2012, 1. Baskı.

Şermin BİRTANE, Etkili Bir Başvuru Yolu Olarak Bireysel Başvuru, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Hukuku Anabilim Dalı Doktora Tezi, Yıl:2019, ss.135-141.

Şuayip KARAYEL, Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru Yolunun Kabul Edilebilirlik Kriterleri, Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Hukuku Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, Yıl:2019, ss.105-112.

Tolga ŞİRİN, “Bireysel Başvurularda Gelişmekte Olan Yeni Bir ‘Kabul Edilebilirlik’ Ölçütü: Anayasal ve Kişisel Önem”, ( https://www.tolgasirin.com/post/anayasalonem )

2.KARARLAR

Anayasa Mahkemesi’nin 01.12.2016 tarihli 2014/2293 Başvurusu hakkında verdiği “Kabul Edilemez Kararı”.

Anayasa Mahkemesi’nin 25.05.2017 tarihli 2014/10405 Başvurusu hakkında verdiği “Kabul Edilemez Kararı”.

Anayasa Mahkemesi’nin 21.06.2017 tarihli 2014/11928 Başvurusu hakkında verdiği “Kabul Edilemez Kararı”.

Anayasa Mahkemesi’nin 22.11.2017 tarihli 2014/11399 Başvurusu hakkında verdiği “Kabul Edilemez Kararı”.

Anayasa Mahkemesi’nin 28.06.2018 tarihli 2015/19665 Başvurusu hakkında verdiği “Kabul Edilemez Kararı”.

Anayasa Mahkemesi’nin 27.02.2020 tarihli 2017/6462 Başvurusu hakkında verdiği “Kabul Edilemez Kararı”.


[1] Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru İstatistikleri (23.09.2012 – 31.12.2019) , https://www.anayasa.gov.tr/tr/bireysel-basvuru/istatistikler/

[2] Musa SAĞLAM; Hüseyin EKİNCİ, 66 Soruda Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru, Ankara Barosu, Yıl:2012, s.24.

[3] Şermin BİRTANE, Etkili Bir Başvuru Yolu Olarak Bireysel Başvuru, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Hukuku Anabilim Dalı Doktora Tezi, Yıl:2019, ss.135-136.

[4] Ayhan DÖNER; Yeşim ÇELİK, “Anayasa Mahkemesinin Bireysel Başvuruyu İnceleme Aşamaları, Ortaya Çıkan Sorunlar ve Sonuçları”, Erzincan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi (ERZSOSDE), Yıl:2016, s.279.

[5] Ali Rıza ÇOBAN, “Kabul Edilebilirlik Ölçütü Olarak Başvurunun Anayasal Önemi”, Editör Musa SAĞLAM, Birinci Yılında Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru, HUKAB Yayınları, Yıl:2015, Ankara, s.141.

[6] BİRTANE, a.g.e., s.136.

[7] Hüseyin EKİNCİ (Anayasa Mahkemesi Komisyonlar Başraportörü), “Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuruda Kabul Edilebilirlik Kriterleri ve İnceleme Yöntemi”, ss.31-34 ( https://www.anayasa.gov.tr/media/4479/8.pdf )

[8] BİRTANE, a.g.e., s.136.

[9] Tolga ŞİRİN, “Bireysel Başvurularda Gelişmekte Olan Yeni Bir ‘Kabul Edilebilirlik’ Ölçütü: Anayasal ve Kişisel Önem”, ( https://www.tolgasirin.com/post/anayasalonem )

[10] Osman DOĞRU, Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru Rehberi, Legal Yayıncılık, Yıl:2012, 1. Baskı, ss.109-110.   

[11] Anayasa Mahkemesi’nin 01.12.2016 tarihli 2014/2293 Başvurusu hakkında verdiği “Kabul Edilemez Kararı”.

[12]  Anayasa Mahkemesi’nin 28.06.2018 tarihli 2015/19665 Başvurusu hakkında verdiği “Kabul Edilemez Kararı”.

[13] Anayasa Mahkemesi’nin 25.05.2017 tarihli 2014/10405 Başvurusu hakkında verdiği “Kabul Edilemez Kararı”.

[14]  Anayasa Mahkemesi’nin 01.12.2016 tarihli 2014/2293 Başvurusu hakkında verdiği “Kabul Edilemez Kararı”.

[15]  Anayasa Mahkemesi’nin 27.02.2020 tarihli 2017/6462 Başvurusu hakkında verdiği “Kabul Edilemez Kararı”.

[16]  Anayasa Mahkemesi’nin 21.06.2017 tarihli 2014/11928 Başvurusu hakkında verdiği “Kabul Edilemez Kararı”.

[17]  Anayasa Mahkemesi’nin 01.12.2016 tarihli 2014/2293 Başvurusu hakkında verdiği “Kabul Edilemez Kararı”.

[18]  Anayasa Mahkemesi’nin 01.12.2016 tarihli 2014/2293 Başvurusu hakkında verdiği “Kabul Edilemez Kararı”.

[19]  Anayasa Mahkemesi’nin 22.11.2017 tarihli 2014/11399 Başvurusu hakkında verdiği “Kabul Edilemez Kararı”.

[20] Anayasa Mahkemesi’nin 28.06.2018 tarihli 2015/19665 Başvurusu hakkında verdiği “Kabul Edilemez Kararı”.

[21] ŞİRİN, a.g.e.

[22] BİRTANE, a.g.e., s.141.

HUKUKA UYGUN TIBBİ MÜDAHALE ŞARTLARINDAN TIBBİ ZORUNLULUK ŞARTI

Hukuka uygun tıbbi müdahalenin dört temel şartı bulunmaktadır. Bunlar tıbbi müdahalenin tıp mesleğini icra yetkisine sahip bir kişi tarafından yapılması, tıbbi müdahalenin aydınlatılmış rızaya dayalı olması, tıbbi müdahalenin yapılması için tıbbi bir zorunluluk yani endikasyonun mevcut olması ve son olarak tıbbi müdahalenin tıbbi kural ve standartlara uygun bir yöntemle yapılmış olmasıdır. Çalışmamızda tıbbi müdahale için tıbbi zorunluluk şartını inceleyeceğiz.

Her türlü tıbbi müdahale kural olarak endikasyona dayanmalı, başka bir deyişle, belirli bir teşhis veya tedavi sürecinin uygulanabilmesi için, hekimin bu tedbirini haklı kılan bir neden bulunmalıdır. Tıbbi gerekçe ya da tıbbi zorunluluk olarak da  ifade edilen bu şart, tıbbi müdahalenin hukuka uygunluğunun sıralama itibariyle bakıldığında ilk şartıdır. Diğer şartlar, bu şartın varlığından ileri gelir.

‘Endikasyon’ şartı, sadece tıbbi olarak değil, çocukların sünnet edilmesinde olduğu gibi, ‘sosyal endikasyon’  veya estetik ameliyatlarda olduğu gibi ‘psikolojik endikasyon’ olarak da kendini gösterir. Bu hallerde tedavi amacı dolaylı olup, asıl amaç, sosyal  ya da psikolojik bir gerekliliğin karşılanmasıdır. Ancak, tıbbi, sosyal ve  psikolojik endikasyona dayalı, tıbbi kural ve standartlar uygulanarak yapılan özenli bir müdahale hukuka uygundur.

Endikasyon şartı gerçekleşmeden yapılan bir tıbbi müdahale, rıza alınmış olsa bile hukuka aykırı olacaktır. Ayrıca, hekimin haksız fiil ya da sözleşmeye aykırılık sorumluluğuna yol açacağı gibi, duruma göre, hekim, kasten yaralama ya da öldürme suçlamaları ile de karşı karşıya kalabilecektir.

Tıbbi müdahale ve yardım için tıbbi zorunluluk mevzuatımızda yer almıştır. En başta Anayasanın 17/2.maddesinde “Tıbbi zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz” hükmü ile tıbbi müdahale ve tıbbi zorunluluğun şart olduğu ifade edilmiştir.

Hasta Hakları Yönetmeliğinin 12. Maddesi “Tıbbi Gereklilikler Dışında Müdahale Yasağı” başlığını taşımakta olup, “Teşhis, tedavi veya korunma maksadı olmaksızın, ölüme veya hayati tehlikeye yol açabilecek veya vücut bütünlüğünü ihlal edebilecek veya akli veya bedeni mukavemeti azaltabilecek hiçbir şey yapılamaz ve talep de edilemez.” hükmü getirilmiştir.

Sezaryen konusunda yapılan düzenlemeyle de tıbbi zorunluluk şartı getirilmiştir. 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanununun 153. maddesinde eklenen 2. ve 3. maddesine göre “ (2)Gebe veya rahmindeki bebek için tıbbi zorunluluk bulunması halinde doğum, sezaryen ameliyatı ile yaptırılabilir. (3)Gerekli tedbirlerin alınmasına rağmen, doğumu takiben anne veya bebekte meydana gelebilecek istenmeyen sonuçlardan dolayı hekim sorumlu tutulamaz” Bu düzenleme ile doğumun sezaryenle yapılabilmesi için tıbbi zorunluğun bulunması şart koşulmuştur. Esasında bu düzenleme olmasaydı da, sezaryenin tıbben normal doğum yöntemi olmaması ve cerrahi bir tıbbi girişim olması dolayısıyla endikasyonsuz olarak başvurulması hukuka aykırılık teşkil etmekteydi. Ancak kanun koyucu anne ve çocuk sağlığı bakımından bu hususun önemini vurgulamak amacıyla özellikle düzenleme yapma gereği duymuştur.

Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi madde 13/3’de “ Tabip ve Diş tabibi; teşhis, tedavi veya korunmak gayesi olmaksızın, hastanın arzusuna uyarak veya diğer sebeplerle, aklî veya bedenî mukavemetini azaltacak her hangi bir şey yapamaz.” hükmüne yer verilmiştir. 2827 sayılı Nüfus Planlaması Hakkında Kanun madde 2/1’e göre nüfus planlaması amacıyla tıbbi müdahalede bulunulabilir. Buna göre tıbbi müdahale, teşhis, tedavi, hastalık­tan korunmak, hastalığı hafifletmek veya acıyı dindirmek ya da nüfus planlaması amacıyla yapılabilir.

1-) Teşhis

Tedaviye geçmeden önce hekim, hastalığın teşhisini koymak mecburiyetindedir. Hastanın muayenesinden sonra somut olayın özelliklerine göre gerekli araştırmaları yaparak teşhisi koyar. Teşhisin doğru tespiti, uygulanacak tedavi yönteminin başarılı ya da başarısızlığı üzerinde son derece etkili olacaktır.

Hasta üzerinde yapılan incelemeler neticesinde mutlaka belirli bir rahatsızlığın ortaya çıkması zorunluluğu yoktur. Yapılan araştırmalar neticesinde hastalığa rastlanılmamış olması, teşhis niteliğini ortadan kaldırmayacaktır.

Örneğin bazı semptomları gösteren hastadan koronavirüs olup olmadığını teşhis maksadıyla kan yada tükrük örneği alınması veya kendisine ya da ailesine konuyla ilgili sorular sorulması, teşhis amacına yönelik bir tıbbi müdahaledir.

2-) Tedavi

Teşhis aşamasında tespit edilen rahatsızlığın, meydana getirdiği tehlike ve acıların ortadan kaldırılması veya azaltılması sürecine tedavi denilmektedir. Tıbbi müdahalelerde amaç hastanın ve hastalığın tedavisi olup; örneğin, böbrek yetmezliği teşhisi konmuş olan bir hastanın yaşadığı sağlık sorunlarını asgariye indirmek amacıyla uygulanan ilaç tedavisi, diyalize bağlanma, yeni böbrek nakli, psikolojik destek tedavi sürecini oluşturmaktadır.

Hekim hastasına uygulanacak tedavi yöntemini seçmekte özgür olup; bu seçimin tıp bilimi tarafından genel kabul görmüş ve tıp bilimin genel ilke ve kurallarına uygun olması ve etkinliğinin de denenmiş olması gerekmektedir. Tıbbi Deontoloji Nizamnamesinin 13/1 maddesinde  “Tabip ve diş tabibi, ilmî icaplara uygun olarak teşhis koyar ve gereken tedaviyi tatbik eder. Bu faaliyetlerinin mutlak surette şifa ile neticelenmemesinden dolayı, deontoloji bakımından muaheze edilemez. Tababet prensip ve kaidelerine aykırı veya aldatıcı mahiyette teşhis ve tedavi yasaktır.” hükmü ve 11/2 maddesinde “Klâsik metotların bir hastaya fayda vermeyeceği klinik veya laboratuar muayeneleri neticesinde sabit olduğu takdirde daha önce, mutat tecrübe hayvanları üzerinde kâfi derecede denenmek suretiyle faydalı tesirleri anlaşılmış olan bir tedavi usulünün tatbiki caizdir. Şu kadar ki, bu tedavinin tatbik edilebilmesi için, hastaya faydalı olacağının ve muvaffakiyet elde edilmemesi halinde ise mutat tedavi usullerinden daha elverişsiz bir netice alınmayacağının muhtemel bulunması şarttır.” ile bu hususlara vurgu yapılmıştır.

3-) Önleme

Önleme ise kişinin, yaşamına, sağlığına ve cismani bütünlüğüne zarar vermeye yönelik muhtemel bazı rahatsızlıkların kişilerden uzak tutulmasıdır. Önleyici muamele neticesinde hastalıkların kötüleşmesi, hastalığın büyümesi ve varlığından şüphe edilen hastalıklara karşı tedbir alınması sağlanır. Koruyucu sağlık hizmeti olarak nitelendirilen önleme amaçlı tıbbi müdahalelere örnek verecek olursak; kişinin kış ayına girmeden önce grip aşısı olmasındaki amaç grip olmasının önlenmesine yöneliktir.

4-) Nüfus Planlaması

2827 sayılı Nüfus Planlaması Hakkında Kanun’a göre nüfus planlaması; kişilerin istedikleri sayıda ve istedikleri zaman çocuk sahibi olmaları demektir (m.2). Yine tıbbi zorunluluklar hariç olmak üzere, çocuk sahibi olmak istemeyen erkek ya da kadına yapılan sterilizasyon müdahalesinde bulunulmasında (m.4) veya aynı amaçla kadının gebeliğinin sona erdirilmesinde (m.6) nüfus planlaması amacı güdülmektedir.

Bu kapsamda, nüfus planlaması amacına yönelik, hukuken öngörülen, oral kontraseptif ilaç verilmesi, gebeliğin sonlandırılması amacıyla kürtaj yapılması, tedavi amacı taşımasa da tıbbi müdahale olarak nitelendirilecektir.

YARARLANILAN KAYNAKLAR

1-) Hasan Tahsin Gökcan, Tıbbi Müdahaleden Doğan Hukuki ve Cezai Sorumluluk, 3. Baskı, 2017

2-)  Hakan Hakeri,Tıp Hukuku, Seçkin Yayınevi, Ankara, 2007

3-) Küçüklerin Tıbbi Müdahaleye Rızası, Zeynep Ateş http://sites.khas.edu.tr/tez/ZeynepAtes_izinli.pdf Erişim Tarihi : 28/04/2020

4-) 01.08.1998 Tarih 23420 sayılı Resmi Gazetede Yayınlanan Hasta Hakları Yönetmeliği https://www.mevzuat.gov.tr/Metin.Aspx?MevzuatKod=7.5.4847&sourceXmlSearch=&MevzuatIliski=019.2.1960, No: 10436

5-) 19.2.1960 Tarih 10436 sayılı Resmi Gazetede Yayınlanan Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi https://www.mevzuat.gov.tr/MevzuatMetin/2.3.412578.pdf

KOVİD 19 NEDENİYLE GETİRİLEN SOKAĞA ÇIKMA YASAKLARININ HUKUKİLİĞİ

1.GİRİŞ

İçişleri Bakanlığı tarafından, 21 Nisan 2020 tarihinde, 81 İl Valiliği ile Emniyet birimlerine Kovid-19 salgını ile mücadele kapsamında “Sokağa Çıkma Kısıtlaması Genelgesi” gönderilmiştir. Genelge ile büyükşehir statüsünde yer alan 30 İl ile Zonguldak il sınırlarında 22 Nisan 2020 tarihi saat:24.00 ile 26 Nisan 2020 tarihi saat:24.00 arasında belirtilen istisnalar dışında vatandaşların sokağa çıkmaları kısıtlanmıştır.[1]

(İlk ikisi hafta sonları olmak üzere) Üç haftadır devam eden “Genelge ile Sokağa Çıkma Yasağının” amacının Koronavirüs salgınının önüne geçmek olduğu aşikar ise de bu yasağı getiren idari işlemlerin de anayasa ile yasalara uygun olmak zorunluluğu izahtan varestedir. Zira bu sokağa çıkma yasakları; Anayasa’nın “Kişi Hürriyeti ve Güvenliği” başlıklı 17’nci maddesini, “Haberleşme Hürriyeti” başlıklı 22’nci maddesini, “Yerleşme ve Seyahat Hürriyeti” başlıklı 23’üncü maddesini ve daha birçok temel hak ve hürriyeti yakından ilgilendirmektedir.

2.SOKAĞA ÇIKMA YASAĞI: SINIRLANDIRMA MI DURDURMA MI?

Temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılmasına dair 13’üncü maddeye göre temel hak ve hürriyetler; özlerine dokunulmaksızın, yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak, ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.

Temel hak ve hürriyetlerin kullanılmasının durdurulmasına dair 15’inci maddeye göre de; savaş, seferberlik veya olağanüstü hallerde, milletlerarası hukuktan doğan yükümlülükler ihlal edilmemek kaydıyla, durumun gerektirdiği ölçüde temel hak ve hürriyetlerin kullanılması kısmen veya tamamen durdurulabilir.

Temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması veya durdurulması ile ilgili yukarıda yer verilen iki Anayasa hükmüne bakıldığında; 15’inci maddede yer alan düzenlemenin olağandışı dönemlerde (savaş, seferberlik, olağanüstü hallerde) uygulama bulabileceği, şu an itibariyle bu madde uygulamasının ülkemiz için söz konusu olmadığı ilk bakışta anlaşılmaktadır. Yine aynı maddenin ikinci fıkrasında her halükarda dokunulamayacak olan çekirdek haklara yer verilmiştir. O halde olağan dönemde temel hak ve hürriyet kısıtlanmasında, dolayısıyla sokağa çıkma yasağı getirilmesinde Anayasanın 13’üncü maddesi çerçevesinde bir yol izlenmesi gerektiği aşikardır.[2]

Sokağa çıkma yasağı getirilmesi yoluyla Kişi Hürriyeti ve Güvenliği başta olmak üzere birçok temel hak ve hürriyete sınırlama getirilebilmesi için şu şartlar gerekli ve zorunludur:

  1. Sınırlama kanunla olmalıdır.
  2. Sınırlama Anayasanın sözüne ve ruhuna uygun olmalıdır.
  3. Sınırlama Anayasanın ilgili maddesinde belirtilen özel sebeplere dayanmalıdır.
  4. Sınırlama temel hak ve hürriyetlerin özlerine dokunmamalıdır.
  5. Sınırlama demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olmamalıdır.
  6. Sınırlama laik Cumhuriyetin gereklerine aykırı olmamalıdır.
  7. Sınırlama ölçülülük ilkesinin gereklerine aykırı olmamalıdır.[3]

3.SOKAĞA ÇIKMA YASAĞININ “KANUN”LA GETİRİLMEMİŞ OLMASI

Koronavirüsle mücadelenin yaşandığı şu dönemde, ülkemizde ilan edilmiş bir seferberlik veya olağanüstü hal olmadığına göre, Anayasanın temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılmasına ilişkin 13’üncü maddesinin uygulanacağını yukarıda açıklamıştık. Şimdi de sokağa çıkma yasaklarının getiriliş usulünü incelemek durumundayız:

İçişleri Bakanlığı tarafından, 21 Nisan 2020 tarihinde, 81 İl Valiliği ile Emniyet birimlerine Kovid-19 salgını ile mücadele kapsamında gönderilen “Sokağa Çıkma Kısıtlaması Genelgesi”nin ilk sayfasında; “İl İdaresi Kanunu’nun 11/C maddesi ile Umumi Hıfzıssıha Kanunu’nun 27 ve 72 maddeleri” uyarınca İl valileri tarafından sokağa çıkma yasağı başta olmak üzere ek tedbirlerin alınacağı belirtilmiştir. Bu halde İl İdaresi Kanunu madde 11/C ile Umumi Hıfzıssıha Kanunu madde 27 ve 72 incelenmelidir:

a.İl İdaresi Kanunu madde 11/C’ye göre; İl sınırları içinde huzur ve güvenliğin, kişi dokunulmazlığının, tasarrufa müteallik emniyetin, kamu esenliğinin sağlanması ve önleyici kolluk yetkisi valinin ödev ve görevlerindendir. Bunları sağlamak için vali gereken karar ve tedbirleri alır. Mezkur madde uyarınca valilere bazı konularda karar ve tedbir alma hususunda yetkiler verilmiş ise bu yetkinin sokağa çıkma yasağını kapsadığını ifade etmek mümkün değildir. Öncelikle böyle bir yorum, yine 13’üncü maddede düzenleme altına alınan “Anayasanın sözüne ve ruhuna uygun” sınırlama ilkesine aykırı olacaktır. Zira Anayasamızda temel hak ve hürriyetlerin esas, bunların sınırlandırılması veya kullanımının durdurulmasının istisna olduğu aşikardır.

Yine bu maddeye dayanılarak sokağa çıkma yasağı getirilmesinin Anayasanın 2’nci maddesinde düzenleme altına alınan “Hukuk devletinin belirlilik ilkesine” aykırılığı da gözden kaçırılmamalıdır.[4] Bir kanunda bulunması kesinlik ve özellikle açıklık ögelerini içermemektedir. Oysa açıklık, hukuk normunun kural içeriğinin muhataplar ve uygulayıcılar için anlaşılır ve net olmasını gerektirir. Kesinlik ise kamu eylemlerinin öngörülebilir ve ölçülebilir olmasını, bu bakımdan gerçekleştirilecek eylemlerin buna göre düzenlenmesini gerektirir.[5] Zira valiye gereken karar ve tedbirleri alma yetkisinin sınırsız bir yetki tanıdığı, bu yolla her türlü temel hak ve özgürlüğün de kısıtlanabileceği şeklindeki değerlendirme mümkün değildir. Böyle bir kabul ciddi keyfiliklere de sebebiyet verebilecektir. Bu kabul, Anayasanın 13’üncü maddesinde yer almayan ancak 15’inci maddesinin ikinci fıkrasında yer verilen ve olağanüstü durumlarda dahi dokunulamaz kılınan çekirdek haklara müdahale düşüncesine dahi kapı açabilecektir. Böyle bir keyfilik ancak hukuki belirlilik ile aşılabilecek, getirilmesi mümkün olan kısıtlamaların teker teker sayılarak açıkça belirtilmesi yoluyla sağlanabilecektir. Nitekim bunun mevzuatımızda örnekleri de mevcuttur:

25 Ekim 1983 tarihli ve 2935 sayılı Olağanüstü Hal Kanunu’nun 11/a maddesine göre; genel güvenlik, asayiş ve kamu güvenliğini sağlamak, şiddet olaylarının yaygınlaşmasını önlemek amacıyla “Sokağa çıkmayı kısıtlamak veya yasaklamak” ek tedbir olarak açıkça ifade edilmiştir. Yine 13 Mayıs 1971 tarihli ve 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu’nun 3(l) maddesinde; genel güvenlik, asayiş ve kamu düzeninin sağlanması amacıyla sokağa çıkmanın kısıtlanması ve yasaklanması ek tedbir olarak açıkça yer almaktadır.[6] Görüleceği üzere Kanun maddelerinde sokağa çıkmanın kısıtlanabileceği veya yasaklanabileceği tereddüde mahal bırakmadan ifade edilmiştir. Yine sokağa çıkma yasağı dışında yer alan diğer tedbirler de ilgili maddelerde detaylı olarak sayılmıştır.

Kanunla sınırlama temel hak ve hürriyetlerin sadece kanunla sınırlanabileceğini ifade etmekle tüzük, yönetmelik, genelge gibi diğer düzenleyici işlemlerle böyle bir sınırlama getirilemeyeceğini emretmektedir.[7] Elbette ki kanunla sınırlama, diğer düzenleyici işlemlerle hiçbir düzenleme yapılamayacağı anlamına gelmez. Yürütme organı düzenleyici işlemlerle sınırlama yapamasa da, yapılmış bir sınırlamanın ayrıntılarını düzenleyebilir.[8] Yani Kanunda açıkça yer alan sokağa çıkmanın kısıtlanması veya yasaklanması yetkisine dayanılarak sokağa çıkma kısıtlaması veya yasaklaması ilan edilip amaca uygun olarak nerelerde ve hangi zaman dilimlerinde geçerli olacağı, kimlerin ve hangi durumların istisna tutulacağı diğer düzenleyici işlemlerle tespit edilebilecektir.

b.Umumi Hıfzıssıha Kanunu’nun 27 ve 72 maddelerine göre; umumi hıfzıssıha meclisleri mahallin sıhhi ahvalini daimi nazara alarak şehir, kasaba ve köyler sıhhi vaziyetinin ıslahına ve mevcut mahzurların izalesine yarayan tedbirleri alırlar. Yine hastalar ile hasta olabileceği şüphesi bulunanlar evlerin tecrit uygulanabileceği, seyahat edenlere muayene yapılabileceği gibi tedbirler 72’nci madde dahilinde açıkça yer almaktadır.

27’inci madde düzenlemesine karşın, a bendinde “sınırlamanın kanunla olması” ilkesi kapsamında getirdiğimiz gerekçeler aynen burada da geçerli olup tekrara girmiyoruz. Dikkat çekmek istediğimiz madde 72’dir. Burada alınacak olan tedbirler birer birer sayılmıştır. Yani temel hak ve özgürlüklere sınırlama getiren bu kanunda açıklık ve kesinlik ögelerine dikkat edilerek hangi hallerde hangi kısıtlamalar ve yasakların geleceği açıkça ifade edilmiştir. Ancak mezkur tedbirler arasında umumi bir sokağa çıkma yasağına veya hasta olsun veya olmasın tüm vatandaşlar yönünden getirilebilecek bir sokağa çıkma yasağı tedbirine yer verilmemiştir. Daha çok hasta olan veya hasta şüphelisi olanlar hakkında uygulanacak tedbirlere yer verilmiştir.

Dolayısıyla kanunla sınırlama ilkesine ve hukuki belirlilik ilkelerine uygun olmayacak şekilde, yukarıda yer verilen Kanun maddelerine dayanılarak sokağa çıkma kısıtlaması ve yasağı getirilmesinin Anayasaya uygun olduğunu söylemek mümkün değildir.

c.Genelge ile yukarıda yer alan Kanun maddelerine atıf yapılarak getirilen sokağa çıkma yasağı veya kısıtlamasının Anayasaya uygun olmadığı aşikardır. Ayrıca bu durum sokağa çıkma yasağına bağlı olarak veya bu yasağa dayanılarak yapılan diğer idari işlemleri de sakatlayabilecektir. Örneğin ilan sokağa çıkma yasağı kapsamında binlerce vatandaşa binlerce liralık idari para cezaları kesilmiştir. Ancak idari para cezaları açısından[9] da kanunilik ilkesi gereği suç teşkil eden eylemin açıkça kanunda yer alması gerektiği gözetilerek bu idari para cezaları da iptal edilmelidir.

4.ANAYASANIN İLGİLİ MADDELERİNDE BELİRTİLEN ÖZEL SEBEPLERE DAYANMAMASI

Anayasanın 13’üncü maddesine göre temel hak ve hürriyetlerin “yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak” sınırlanabileceği ifade edilmiştir. Buna göre sokağa çıkma yasağının gelmesiyle sınırlandığında şüphe bulunmayan; Anayasanın 19’uncu maddesinde düzenleme ve güvence altına alınan Kişi Hürriyeti ile Anayasanın 23’üncü maddesinde düzenleme ve güvence altına alınan Seyahat Hürriyeti bakımından ilgili maddelerde belirtilen sebeplerin gerçekleşip gerçekleşmediği de irdelenmek zorundadır. Ancak burada şu hususu ifade etmek isteriz ki “Çoğun içinde az da vardır” bir genel prensip olup “Eğer daha fazlasına izin varsa daha azına evleviyetle izin vardır” düşüncesi ile; eğer 19’uncu maddede kişi hürriyeti için dahi sınırlama teşkil edebilecek bir özel sınırlandırma sebebi mevcut ise artık daha az bir özgürlüğü ifade eden seyahat hürriyeti bakımından da o sebebin sınırlandırıcı niteliği kabul edilmek zorundadır. Mezkur nedenle de 19’uncu maddede belirtilen özel sınırlandırma sebepleri öncelikle incelenecektir:

Kişi hürriyetinin sınırlandırılmasında 19’uncu maddede yer verilen sebepler: Mahkemelerce verilen hürriyeti kısıtlayıcı ceza ve güvenlik tedbirlerinin icrası; yine mahkeme kararı veya kanundaki yükümlülüğün gereği olarak ilgilinin yakalanması veya tutuklanması; bir küçüğün gözetimde ıslahı veya yetkili merci önüne çıkarılması için verilen kararın yerine getirilmesi; toplum için tehlike teşkil eden bir akıl hastası, uyuşturucu madde veya alkol tutkunu, bir serseri veya hastalık yayabilecek bir kişinin bir müessesede tedavi, eğitim veya ıslahı için kanunda belirtilen esaslara uygun olarak alınan tedbirin yerine getirilmesi; usulüne aykırı şekilde ülkeye girmek isteyen veya giren, ya da hakkında sınır dışı etme yahut geri verme kararı verilen bir kişinin yakalanması veya tutuklanmasıdır.

19’uncu madde yer verilen yukarıdaki sebeplerden ilk bakışta ancak italik olarak verilen kısım, sokağa çıkma yasağının kişi hürriyetini sınırlandırmasında dayanılabilecek bir sebep olarak değerlendirilebilir. Ancak bu kısımda hastalık yayabilecek bir kişinin bir müessesede tedavi veya eğitimi şeklinde belirtilmiştir. Biran için Kovid 19 virüsü taşıyanların tam olarak tespit edilememesi nedeniyle bu kısmın uygulama bulabileceği düşünülse bile bu amacı aşan bir genişletici yorum olacaktır. Zira sokağa çıkma yasağı buradaki sebepte ifade edildiğinin aksine çok kapsamlı bir sınırlandırmadır.

İstisnalar dar kaideler ise geniş yorumlanır. Kaide yani asıl olan hürriyetlerdir, bunların sınırlandırılması ise istisnadır. İstisna kaidenin kapsamını daralttığı için kaidenin değiştirilmesi anlamına gelir. Kaideyi değiştirme yetkisi ise sadece ve sadece kaideyi koyan makama aittir. Bu nedenle de bir istisnanın yorumlanmasına ihtiyaç duyulduğu takdirde istisna geniş yorumlanarak kapsamı genişletilemez. Tersine söz konusu istisna dar yoruma tabi tutulmalıdır. Tüm bu anlatılanların özeti şudur: Bir hususun istisna kapsamına girip girmediği konusunda tereddüt oluşursa o hususun o istisnanın kapsamına girmediği, dolayısıyla da kaideye tabi olduğu sonucuna ulaşılır.[10] Kişi hürriyeti bakımından istisnaların düzenlendiği 19’uncu madde açısından da sınırlandırma sebeplerinin dar yorumlanması gerektiği, asıl olanın ise hürriyetin kendisi olduğu değerlendirildiğinde salgın hastalık nedeniyle bu hürriyetin sınırlandırılmasının maddede karşılığı olmadığı sonucuna ulaşılmıştır.

Seyahat Hürriyetinin düzenleme altına alındığı 23’üncü maddeye bakıldığında seyahat hürriyetinin suç soruşturma ve kovuşturması sebebiyle ve suç işlenmesini önlemek amaçları ile sınırlanabileceğinin ifade edildiği görülmektedir. Bu halde seyahat hürriyetinin sınırlanması bakımından da yeterli sebeplerin var olmadığı izahtan varestedir.

5.NETİCE OLARAK

Çağdaş demokrasiler, temel hak ve özgürlüklerin en geniş ölçüde sağlanıp güvence altına alındığı rejimlerdir. Temel hak ve özgürlükleri büyük ölçüde kısıtlayan ve kullanılamaz hâle getiren sınırlamalar hakkın özüne dokunur. Temel hak ve özgürlüklere getirilen sınırlamaların yalnız ölçüsü değil, koşulları, nedeni, yöntemi, kısıtlamaya karşı öngörülen kanun yolları gibi güvenceler demokratik toplum düzeni kavramı içinde değerlendirilmelidir. Bu nedenle, temel hak ve özgürlükler, istisnaî olarak ve özüne dokunmamak koşuluyla demokratik toplum düzeninin gerekleri için zorunlu olduğu ölçüde[11] ve ancak kanunla sınırlandırılabilirler.[12]

Diğer yandan temel hak ve hürriyetlerin kanunla sınırlanması ilkesi, temel hak ve hürriyetler alanında yürütme organının düzenleyici işlem yapamayacağı anlamına gelmez. Yürütme organı bir kanuna dayanmak şartıyla temel hak ve hürriyetler alanında da düzenleme yapabilir. Ancak, yürütme organı kanuna dayanmaksızın yeni bir sınırlama getiremez. Yürütme organı, kanunun öngördüğü sınırlamaların ayrıntılarına ve teknik noktalarına ilişkin düzenlemeler yapabilir. İdarenin düzenleyici işlemi ile kanunla öngörülmüş sınırlama somutlaştırılabilir. Ancak, düzenleyici işlemlerle kanunun öngörmediği bir sınırlamanın konulması mümkün değildir.[13]

“İl İdaresi Kanunu’nun 11/C maddesi ile Umumi Hıfzıssıha Kanunu’nun 27 ve 72 maddeleri” uyarınca İl valileri tarafından sokağa çıkma yasağı başta olmak üzere ek tedbirlerin alınacağı İçişleri Bakanlığı Genelgesi’nde yer alsa da, bu sokağa çıkma yasağı veya kısıtlamasının Anayasaya uygunluğundan bahsedilemez. Zira başta kişi hürriyeti ve diğer birçok temel hak ve hürriyet bakımından sınırlamalar getiren uygulamaların Anayasanın 13’üncü maddesine uyma zorunluluğu vardır. Yukarıda detayları ile ifade ettiğimiz üzere mezkur sokağa çıkma yasağı işlemlerinin Kanunla yapılmamış olması, dayanılan Kanunlarda da bu yasak ve kısıtlamaların açıkça ve kesin olarak ifade edilmemesi Anayasanın “Temel Hak ve Hürriyetlerin Sınırlandırılması” rejimine uygun düşmemektedir.

Ayrıca 13’üncü maddede belirtildiği üzere temel hak ve hürriyetlere getirilecek sınırlamalar ayrıca Anayasanın ilgili maddesinde belirtilen özel sebeplere dayanmalıdır. Ancak sokağa çıkma yasağı birçok temel hak ve hürriyeti sınırlamasına rağmen Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen özel sebeplere de dayanıldığı söylenemeyecektir. Olağan dönemde madde 13 kapsamında getirilecek sınırlamalar bakımından bu husus da göz önünde tutulmalıdır.             Olağan dönemde (Anayasa madde 15’te yer alan olağanüstü durumlar söz konusu olmaksızın) “Sokağa Çıkma Yasağı veya Kısıtlaması” uygulamasının Anayasaya uygunluğunu sağlayabilmek adına öncelikle İl İdaresi Kanunu’nun 11/C maddesi veya Umumi Hıfzıssıha Kanunu’nun 27 ve 72 maddelerine açık ve net olarak sokağa çıkma yasağı veya kısıtlamasının tedbir olarak uygulanabileceği, yine bu yasak veya kısıtlamanın hangi koşullarda uygulama bulacağı hususları eklenmelidir. Ayrıca sokağa çıkma yasağının doğrudan veya dolaylı olarak sınırlama getirdiği temel hak ve hürriyetlerin düzenleme altına alındığı Anayasanın maddelerinde özel olarak salgın hastalık ve bu hastalığın önüne geçilmesi veya kamu sağlığı özel sebeplerinin eklenmesi gerekmektedir. Böylelikle Kanunla getirilen ve 13’üncü maddede yer alan diğer koşullara riayet eden bir sokağa çıkma yasağı veya kısıtlaması getirilebilecek, yine Kanun dışında kalan yönetmelik, genelge gibi düzenleyici işlemlerle de bu yasak veya kısıtlamanın detaylarına yer verilebilecektir.


[1] Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakanlığı’nın “30 Büyükşehir ve Zonguldak İlinde 23-24-25-26 Nisan Tarihlerinde Uygulanacak Sokağa Çıkma Kısıtlaması” başlıklı Duyurusu, https://www.icisleri.gov.tr/30-buyuksehir-ve-zonguldak-ilinde-23-24-25-26-nisan-tarihlerinde-uygulanacak-sokaga-cikma-kisitlamasi

[2] Tolga ŞİRİN, “Ein Ausgangssperre ohne Ausnahmezustand?” (Gündeme İlişkin Değerlendirme: Olağan Dönemlerde Sokağa Çıkma Yasağı İlan Edilebilir mi?), Anayasa Hukuku Dergisi, Yıl:2015, Cilt:4, Sayı:7, ss.264-265.

[3] Kemal GÖZLER, “Anayasa Değişikliğinin Temel Hak ve Hürriyetlerin Sınırlandırılması Bakımından Getirdikleri ve Götürdükleri: Anayasanın 13’üncü Maddesinin Yeni Şekli Hakkında Bir İnceleme”, Ankara Barosu Dergisi, Yıl:59, Sayı:2001/4, s.54.

[4] Kerem KÜÇÜKKARA, Sokağa Çıkma Yasağının Anayasaya Uygunluğu ve Bu Kapsamda Verilen İdari Para Cezalarının İptali Hakkında Değerlendirme”, Yayımlanma: 18 Nisan 2020, https://www.hukukihaber.net/makale/sokaga-cikma-yasaginin-anayasaya-uygunlugu-ve-bu-kapsaminda-verilen-h436148.html

[5] Tolga ŞİRİN, a.e.g., s.266.

[6] Avrupa Hukuk Yoluyla Demokrasi Komisyonu (Venedik Komisyonu), Sokağa Çıkma Yasaklarının Yasal Çerçevesi Hakkında 842/2016 sayılı Görüş Raporu, Venedik 10-11 Haziran 2016, https://hakikatadalethafiza.org/wp-content/uploads/2016/07/2016.06.11_VenedikKomisyonu_tur.pdf

[7] Örneğin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile bu Sözleşme’ye ek birinci Protokol’de tanınmış bulunan haklardan ve özgürlüklerden başka haklar ve özgürlükler tanıyan 4 Numaralı Protokol’ün 2’nci maddesinde “Serbest Dolaşım Özgürlüğü” düzenlenmekte ve madde metninde de bu hakların “demokratik bir toplumda zorunlu” olması ile Kanunla öngörülmüş olması şartlarıyla sınırlanabileceği açıkça ifade edilmektedir. https://www.danistay.gov.tr/upload/avrupainsanhaklarisozlesmesi.pdf

[8] Fatih KIRIŞIK; Muhammet DURDU, Vali ve Kaymakamların Sokağa Çıkma Yasağı ve Güvenlik Bölgesi İlan Etmesi (Curfew and Security Zone Declares The Governer and District Governer), Dergipark / Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Yıl:2016, Sayı:47, s.169.

[9] Burcu ERDİNÇ, “İdari Yaptırımların Kavramsal Çerçevesi ve Cezai Yaptırımlarla Karşılaştırılması”, Ankara Barosu Dergisi, Sayı:2012/2, s.252.

[10] Kemal GÖZLER, Yorum İlkeleri, Anayasa Hukukunda Yorum ve Norm Somutlaştırması, s.59.

[11] Bosna Hersek Anayasa Mahkemesi Büyük Dairesi’nin 22 Nisan 2020 tarihli oturumda AP-1217/20 numaralı dava bakımından verdiği karar, sınırlandırmanın demokratik toplum düzeninin gerekleri için zorunlu olmadığı yönündedir. Lejle Dragnic ve A.B.nin temyiz nedenleri kapsamında verilen kararda; 65 yaş üstü vatandaşlar ile 18 yaş altı vatandaşlar açısından getirilen sınırlamaların “Bir sonraki duyuruya kadar…” şeklinde getirilmiş olmasının hukuk düzeni açısından ve yine temel hak ve özgürlükler açısından belirsizliğe neden olduğu, kamu otoriteleri tarafından getirilen sınırlamaların düzenli olarak değerlendirilip devam ettirilmediği, bu itibarla sınırlama getirilen vatandaş grubu ile diğer vatandaşlar arasında adil dengenin ihlal edildiği, tüm bu hususların da Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 4 Numaralı Protokolünün 2’nci maddesinde düzenleme altına alınan “Serbest Dolaşım Özgürlüğü” yönünden demokratik bir toplumda zorunlu olmadığı ve yine tedbirlerin orantılı olmadığı sonucuna ulaşılacak mezkur sınırlandırmalar iptal edilmiştir. Bosna Hersek Anayasa Mahkemesi kararları da aynı bizdeki gibi başlayıcı ve kesin nitelikteki kararlardır.  http://www.ustavnisud.ba/dokumenti/AP-1217-20-1234093.pdf

[12] Anayasa Mahkemesi’nin 22.11.2013 tarih ve 28829 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 6.6.2013 tarihli 2013/35 Esas 2013/75 Karar sayılı kararı. http://kararlaryeni.anayasa.gov.tr/Karar/Content/48ec8993-072c-4188-8181-d7ab164bba29?excludeGerekce=False&wordsOnly=False

[13] Kemal GÖZLER, Türk Anayasa Hukuku, Bursa Ekin Kitabevi Yayınları, Yıl:2000, s.225.

BİLGİSAYAR YAZILIMLARINA PATENT ALINMASI ve YAZILIMIN KORUNMASI

Birleşik Devletlerde ve Avrupa Patenti Sistemi’nde patentlenmesi istenen bilgisayar yazılımı “Apparatus for ……”  (“……….için cihaz” ) şeklinde ise patent verilebilmektedir. Yani yazılım aynı zamanda bir cihaz içeriyorsa veya yazılımın teknik bir özelliği bulunursa patent verilebilmektedir.
Örneğin : US 2001/0011244 A1 sayılı Birleşik Devletler patent başvurusu örneğinde, “Pamuk Alışveriş Forumu” başlığı ile açıklanan bir buluş, patent başvurusunda “Bu buluş, ham pamuk ticaretini kolaylaştıran yeni bir veri işleme aparatı ile ilgilidir” olarak sunulmuştur. (This invention relates to novel data processing apparatus which facilitates the trading of raw cotton)
Avrupa Patent Sistemi’nde ve bu sisteme üye olan Türkiye’de yazılımlar bir donanım ile birlikte sunularak, donanım ile birlikte patent verilebilirlik ölçütlerini karşılıyorsa,  patent korumasından yararlanabilmektedir.
Avrupa Patent Ofisi, bir bilgisayar ekranında bir pencere açıldıktan sonra yeni açılan pencerelerin bir önceki pencereler ile çakışmamasını sağlayan bilgisayar yazılımını buluş olmadığı gerekçesiyle patent verilemez olarak kabul etmiş, ancak Genişletilmiş Temyiz Kurulu, pencerelerin üst üste çakışmamasının sağlanmasını teknik bir özellik olarak kabul ederek patent verilmesine karar vermiştir.
(Kaynak: http://legal.european-patent-office.org/dg3/pdf/t970935eu1.pdf)
Bu kapsamda bilgisiyar yazılımlarının patentlenebilmesi için ya  “teknik bir özellik”  içermesi ya da bir “cihaz ile birlikte” sunulması gerekmektedir.
Üretilmiş özgün bir ürün henüz oluşmamış ise patent metnine göre lisans alan yazılım sahibi patentte yazılı usulü kullanır veya ürünü üretir.
Bilgisayar Yazılımları patentlenmişse patent korumasından patentlenmemişse eser korumasından yararlanır. Patentlenmişse hem patenet hem eser korumasından yararlanabilir.
Patent ile korumada, patent tarifnamesinde açıklanan ve istemlerinde kapsamı belirlenen buluşun izinsiz kullanılmasında münhasır hak söz konusudur. Patent sahibi, patent metninde açıklanan buluşa ilişkin usul veya ürün için lisans (kullanım izni) verir. Patent konusu buluşun izinsiz kullanımı yasal düzenlemelerle önlenir.
Eser koruması, yazılımın izinsiz çoğaltılması, yayını, topluma sunulması, işlenmesi, kamuya iletimi konularında münhasır bir hak sağlar. Yazılım sahipleri, yazılımı kullanmak isteyenlere, yazılımın belirlenen sayıda kullanımı için izin verir. Bu özgün ürünün izinsiz kullanımları, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu hükümlerine göre önlenebilir.
Eser’in ticari sır kapsamında korunması mümkündür. Bir üründen veya yöntemden en verimli ve kolay biçimde yararlanabilmek için oluşturulan o konudaki deneyime ve uygulamaya dayalı, genellikle gizli olmakla birlikte, böyle bir nitelik taşıması zorunlu olmayan ve bir patent ile korunmayan, teknik bilgi birikimi olarak açıklanabilen Ticaret Sırları önemli bir hak konusunu oluşturur.
WTO-TRIPS metni bu konuyu “açıklanmamış bilgilerin korunması” başlığı altında Bölüm 7 de vermektedir. Madde 39’da Paris Sözleşmesi 10bis maddedeki “Haksız Rekabetin Korunması” kaynak gösterilmektedir.
(http://www.wto.org/english/docs_e/legal_e/27-trips_04d_e.htm#7)
Patent korunmasında geliştirilen buluşun topluma açıklamasının karşılığında patent ile korunurken, ticaret sırlarında bilgi gizli kaldığı sürece korunur.
Örnek: Coca-Cola formülü patent almamıştır, TİCARİ SIR olarak tutup,  ticari sır kapsamında korumaktadır. Ticari sır açıklandığı anda ticari sır olmaktan çıkar.
Patent koruması ve eser koruması arasında farklar bulunmaktadır.
Bilgisayar yazılımları “ESER” niteliğindedir.
(*)  WTO-TRIPS: Article 10
Computer Programs and Compilations of Data 1. Computer programs, whether in source or object code, shall be protected as literary works under the Berne Convention (1971).

Fikirler değil, fikir ürünleri korunmaktadır. Bir biçim kazandırılmamış, ifade edilmemiş, bir ürün şeklinde biçimlenmemiş fikirler için herhangi bir koruma söz konusu değildir.
Dünya Ticaret Örgütü Kuruluş Anlaşması eki Fikri Hakların Ticaretle Bağlantılı Yönlerine İlişkin Anlaşma’nın (TRIPS) 9/2 maddesinde ve WIPO Eser Sahibinin Hakları Andlaşması’nın (WCT) İkinci maddesinde “Eser Koruması; fikirleri, usulleri, işletme yöntemlerini ya da buna benzer matematiksel kavramları değil, ifadeleri kapsayacaktır.” denilmektedir. Fikirler yasal olarak korunmadığı için, fikirlerin korunması ürün oluşmadan önce açıklanmamasına bağlıdır.
Patentin korunmasında önemli diğer bir unsur da SÖZLEŞMELER yoluyla koruma sağlanmasıdır.
Araştırma – Teknoloji Geliştirme ve İnovasyon (Yenileşim) çalışmalarında;

  • kişiler ile kişiler,
  • kişiler ile kurum ve kuruluşlar,
  • kişiler ve/veya kurum ve kuruluşlar  ile üniversiteler, vb.

aralarındaki işbirlikleri sırasında oluşan hakların nasıl paylaşılacağını sözleşmelerle belirleyebilirler.
Taraflar arasında yapılacak sözleşmeler:

  • GİZLİLİK SÖZLEŞMESİ
  • HİZMET SÖZLEŞMESİ
  • İŞ GÖRME SÖZLEŞMESİ
  • İŞBİRLİĞİ VEYA ORTAK ÇALIŞMA SÖZLEŞMESİ
  • ORTAKLIK SÖZLEŞMESİ
  • ORTAK GİRİŞİM SÖZLEŞMESİ
  • KİRA SÖZLEŞMESİ
  • LİSANS SÖZLEŞMESİ
  • DANIŞMANLIK SÖZLEŞMESİ
  • FASON ÜRETİM SÖZLEŞMESİ
  • ZİYARETÇİ VEYA İŞ GÖRÜŞMESİ GİZLİLİK SÖZLEŞMESİ
  • TEKNOLOJİ TRANSFERİ SÖZLEŞMESİ

Bu sözleşmelerde mevzuatın öngördüğü şekilde patent koruması, eser koruması hususlarının belirlenmesi önemlidir.

AVRUPA BİRLİĞİ’NDE BİLGİSAYAR YAZILIMLARIN PATENT DURUMU

Avrupa Birliği’nin Web Sitesi’nde  “EU Single Market bölümünde yer alan Fikri Haklar konusu Protection of rights başlığı ile sunulmaktadır. Avrupa Birliği’nde “Tek Avrupa Pazarı – Daha Az Engel – Daha Çok Fırsat – Hakların Korunması” ifadeleri ile yorum yapılmaktadır.
Patent Araştırmaları yapılmalıdır. Yayınlanan patent başvuruları, verilen patentler ve ilgili teknik bilgiler patent veri tabanlarında derlenmiştir. Bu veri tabanları sürekli güncellenmektedir. Yaklaşık 100 milyon verinin bulunduğu bu veri tabanlarının büyük bölümüne internet ortamında online (çevrimiçi) erişim sağlanmaktadır.
Patent araştırması anahtar sözcükler kullanılarak konu veya firma veya Uluslararası Patent Sınıfları (IPC) veya Avrupa Sınıfları (ECLA)  bazında yapmak mümkündür. Patent başvuruları, başvuru tarihinden itibaren 18 ay sonra yayınlanır. Bu nedenle, yapılacak araştırmalarda geriye doğru 18 ay içinde yapılan patent başvurularını görmek mümkün değildir.
Patent araştırması yapılabilecek linklerin bazıları aşağıda yer almaktadır.
IPC, Strasbourg Anlaşması ile düzenlenen; bölümler, sınıflar, alt sınıflar, gruplar ve alt gruplardan oluşan ve yaklaşık 70000 grubu kapsayan, uluslararası patent sınıflandırma sistemidir.  http://www.wipo.int/classifications/fulltext/new_ipc/ipcen.html
ECLA, patent araştırmalarının yapılması için Avrupa Patent Ofisi tarafından kullanılan, yaklaşık 134000 grubu kapsayan patent sınıflandırılması sistemidir. http://v3.espacenet.com/eclasrch?locale=en_EP

A61  DAĞILIMI

http://ep.espacenet.com  Avrupa Patent Ofisi’nin Patent Veri Tabanı olup, Avrupa Patent Başvuruları, Uluslararası Patent Başvuruları ve bir çok ülkenin patent ve patent başvurularını içermektedir.
http://www.uspto.gov/patft/index.html Birleşik Devletler Patent ve Marka Ofisi’nin patent ve tasarım veri tabanıdır. 
http://tr.espacenet.com/  Türk Patent ve Patent Başvurularının bir kısmını içermektedir.
http://www.wipo.int/pctdb/en/ Dünya Fikri Haklar Örgütü’nün (WIPO) veri tabanı olup, Uluslararası Patent Başvurularını içermektedir.
http://patara.apb.com.tr  Türkiye’deki patent ve faydalı model başvuruları ve belgelerine ilişkin yayınları içeren Ankara Patent Bürosu’nun Türkiye’nin ilk veri tabanıdır. 551 sayılı Patent Haklarının Korunması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname hükümlerine göre yapılan bütün başvurular ve bunlara ilişkin bütün bilgiler ile 1996 öncesi yayınlanan patentlerin özet bilgileri bu veri tabanında yer almaktadır.
http://ebulten.ankarapatent.com  APB Elektronik Bültenleri’ne ilişkin olup, Ankara Patent Bürosu’nun Türkiye’nin ilk ve tek elektronik bültenleridir.  Bu bültenler, Türkiye’de yayınlanan Patent, Tasarım ve Marka Başvurularına ilişkin bilgileri ve yayın sayfalarını içermektedir.
http://online.tpe.gov.tr/ Türk Patent Enstitüsü Patent Araştırım sayfasından Türkiye’de verilen Patent ve Faydalı Model Belgeleri’nin tam metinlerine ulaşılabilmektedir. Bu uygulamada, 2003 yılının Ağustos ayından sonra yapılan başvuruların tam metinleri yer almaktadır.
http://online.tpe.gov.tr “Patent Araştırması” sayfasında araştırma yapılır, bulunan verideki dosya imi ve daha sonra Dokümanlar tıklanarak sayfaya ulaşılabilir.
http://patents.ic.gc.ca/cipo/cpd/en/search/advanced.html  Kanada Patent Ofisi
http://ensearch.sipo.gov.cn/sipoensearch/search/tabSearch.do?method=init Çin Patent Ofisi
Online Patent Araştırması yapılan bir site: http://www.freepatentsonline.com/
Google, USPTO kaynaklı olarak patent araştırması olanağı sunmaktadır. Bulunan sonuçlardan US Patentlerine doğrudan ulaşılmaktadır. http://www.google.com/patents
Bilgisayar yazılımına yönelik olarak “….için cihaz” ve “teknik özellik” yönlerini de kapsayacak şekilde patent araştırması, patent belgelerinin hazırlanması, patent başvurusunun yapılması, başvurunun takibi ve neticelendirilmesi işlemleri için GİZLİLİK kaydını içeren PATENT HİZMETİ ve ÜCRETİ SÖZLEŞMESİ imzalanarak patent vekilinden hizmet alınması patent korumasının sağlanması için önemli unsurlardan biridir.
Yine bilgisayar yazılımının eser ve/veya patent korumalarının idari, hukuki, cezai kapsamda korunması, gerekli ve yeterli sözleşmelerin yapılması, ihlal halinde idari, hukuki, cezai başvuruların arabulucular, tahkim kuruluşları, mahkemeler, uzlaştırma makamları nezdinde Hukuk Hizmetleri için AVUKATLIK HİZMET ve ÜCRET SÖZLEŞMESİ imzalanması patentin / eserin korunması ve ihlallerin önlenmesi için önemli unsurlardan bir diğeridir.
Gerek patent alınması gerekse korunması zor bir alan olan bilgisiyar yazılımlarının patent alınması ve patentin korunması konusunda patent sahibinin özen göstermesini öneriyoruz.

Av. Yasemin BAL